Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol
Özlem YİĞİT
Özlem YİĞİT (3)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K. Üyesi

17 Eylül Üniversitesi İktisat

  

15.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

İranda kı devrimin ayak sesleri  aslında yıllar öncesinden duyulmuştur. 1941 yılından 1979’a kadar İran’ın başında Muhammet Rıza Şah Pehlevi  buluyordu. Özellikle din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak isteyen Muhammet Rıza Şah, töre kanunlarını kaldırıp yerine hükümetin koyduğu yasalara uyma, kadın hakları gibi birçok yenilikçi reformda bulunmuştur. Yapılan bu reform hareketleri ülkeyi geliştirip çağdaşlaştıran gelişmeler gibi gözükse de özellikle din üzerindeki gelişmeler ülkedeki komünist ve  dindar kesimin nefretini kazanmasında fazlasıyla etkili olmuştu. Dindar kesimden aldığı büyük tepkilere rağmen ‘kozmopolit şehir hayatı’ kavramını yaşatmaya devam etmiştir.Şah yönetiminde halkın yoksullaşması, gelir dağılımı adaletsizliği, hükümetin finansal yetersizliği,  ve Şah Pehlevi‘nin hakçı olmayan politikası bu devrimin ayak seslerini duymak için yeterliydi. 1979 yılına gelindiğinde ise ayak  sesleri  artık Şah’ın üzerindeydi ve  Şah Pehlevi  hanedanı  Ayetullah Hümeyni  önderliğinde devrildi.  Ayetullah hümeyni  İran’ın tüm yapısını değiştirerek islam devleti  haline getirmiştir.

 

İran İslam Devrimi tüm toplumun yapısını baştan sona değiştirerek 20.yüzyılın en önemli dönüm noktası haline gelmiştir. İran ve Suudi Arbistan arasında gerginlikleri İran İslam Devriminden sonra  gözle görünür bir şekle bürünmüştür.  Pehlevi monarşişi döneminde İran ve Suudi Arabista arasındaki gerginliğinliğin temel sebebi ise  Basra Körfezi’nin hakimiyeti idi. İki ülke arasındaki Basra Körfezi  hakimiyeti gerginliğin  jeopolitik boyutu idi. Körfez güvenliği için  ABD’nin  vazgeçilmez müttefiki olma konusunda rekabet içine girmişlerdi.  1979 İslam Devriminden sonra  iki ülke arasındaki gerginliğin  jeopolitik boyutuna, ideolojik  boyutuda eklenmiş oldu.

 

Ortadoğu ülkeleri, devrimle birlikte İran yönetiminden tehdit algılamaya başlamıştı.  1980 yılında Saddam Hüseyin’in liderliğinde Irak’ın, tam bir devrim karmaşı yaşayan İran’a  saldırmasıyla sekiz yıl süren Irak-İran Savaşı başlamıştı. Suudi Arabistan bu savaşta  Irak’a yani Saddam Hüseyin’e destek vermiştir. Çünkü  Suudi Arabistan İran’ın bölgedeki  Şii İslamcı Hareketlerini desteklemesinden endişe duyuyordu. Bu endişenin gerçekleşmesini istemeyen Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Oman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri birleşerek  1981 yılında Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) kurmuşlardır.  4 Şubat 1981 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da kurulan KİK’in amacı, üye ülkeler arasında bütünleşmeyi sağlamak, konseye   üye olan ülkelerin ekonomik ve siyasi güçlerini bir araya getirerek bölgesel bir güç oluşturmaktır. Körfez ülkeleri , Basra Körfezi’nde ki muhtemel bir  İran hakimiyetini kendileri için tehdit olarak görmüşlerdir. Ayrıca iki ülke arasında ki gerginlik Mekke’de Suudi güvenlik güçleri  ile Şiiler arasında çıkan olaylarda yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle daha da perçinlenmiştir .Suudi Arabistan  İran ile olan diplomatik ilişkilerini 1988-1991 yılları arasında dondurmuştur. İran-Irak Savaşı’nın 1988’de son bulması ile Ortadoğunun üç büyük gücü olan İran, Irak ve Suudi Arabistan arasındaki güç dengesi yeniden tesis edilmiştir  ve böylelikle Suudi Arabistan-İran arasındaki gerginlik yerini  yakınlaşmaya bırakmıştır. İki ülke arasında iyileşme dönemi sayılabilecek 1997 yılında, İran’da Cumhurbaşkanı seçilen Muhammet Hatemi  ılımlı davranışlar sergilemiştir. Hatemi  1999’da Suudi Arabistani ziyaret ederek ilişkelerin dahada yumuşamasında etkili olmuştur. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine Saddam Hüseyin hükümetinin düşmesi  İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin yumuşamasının önüne set çekmiştir.

 

Suudi Arabistan ve İran arasında ki son gerginliğin sebebi ise nükleer anlaşma ve Arap Baharı olarak görülmüştür. Suudi Arabistan İran’ın nükleer enerji  programını  güvensizlikle takip etmekteydi. Aslında  Suudi Arabistan’ın bu olaya karşı olan güvensiz tutumunun nedeni, İran’ın güç kazanmasından korkmasıydı.  Uluslararası sistemden dışlanıp yalnız kalan İran’ın  nükleer anlaşmadan sonra bu yanlızlıktan kurtulup güç sahibi olması bu korkunun temel sebebi olmuştu.

 

Ortadoğunun bölgesel siyasetinde birbirinden hem varoluşşal  hemde çıkarlar bakımından oldukça farklı iki büyük bölgesel gücü olan İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerginliği,  Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı tekrar alevlendirmiştir.  Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr, Suudi Arabistanda ki Şii azınlığın önde gelen liderlerindendi. Nimr kamuoyu önünde Suudi Arabistan yönetimini eleştirip, Katif bölgesinde ki kitlesel protesto hareketlerininde başında idi. Şeyh Nimr El-Nimr’in idam edilmesi İran’ın Suudi Arabistana karşı tutumunu sertleştirmesinde, aralarındaki gerginliğin artmasında en büyük sebep olmuştur. Bölgenin en önemli Şii aktörü olan İran , Suudi Arabistan’ın  İran’daki temsilciliklerine saldıralar düzenleyerek tepki vermiştir. Suudi Arabistan hükümeti ise yapılan saldıralar gerekçesi ile  İran’la tüm diplomatik ticari ilişkileri kestiğini bildirmiştir.

 

Şeyh Nimr El-Nim’in idamı İran ve Suudi Arabistan arasında aslında yeni bir gerginlik yaratmamıştır.  1400 yıldır süregelen Sünni-Şii Savaşının sesi olmuştur. Nimr’in idamının altını çizdiği asıl konu, Ortadoğu da Sünni-Şii kavgasının hala devam etmekte olduğudur.

 

20.Şub.2016 Be the first to comment! Written by

 

UYUSUN DA BÜYÜSÜN “ÇİN”

 

            Bir uzak doğu ülkesi olan Çin, 1.367 milyar nüfusuyla dünyanın en nüfuslu ülkesidir. Ülkenin resmen bir dini yoktur, ateist bir ülkedir(CIA Factbook, 2015). Nüfusun %18.2’si Budist, %5.1’i Hıristiyan, %1.8’i Müslüman, %52. 2’si gibi büyük bir çoğunluk hiçbir dine bağlılık göstermemekte ve geri kalan nüfusun ise yerel dilere mensup olduğu görülmektedir. Yaklaşık 700 milyon kişi ateist olarak yaşamaktadır(CIA Factbook, 2010).

 

            Tarih boyunca birçok hanedanlıkların çatışmasına, birleşmesine ve bölünmesine sahne olan Çin İmparatorluğuna 1911 yılında son verilmiş ve demokratik döneme geçilmiştir. Rus devriminden etkilenen Çin, Lenizm ve Marksizm etkisiyle Mao’nun önderliğinde Komünist Partisi kurulmuştur(Tosun, 2014). Mao, “sosyalist sistemin daha çok insanı besleyeceğini” savunmuş fakat 1960 sonrası oluşan büyük kıtlıklar Çin’i derinden etkilemiştir(Güller, 2012). 1960’lı yıllarda uygulamada bulunan merkezsel planlı ekonomi gittikçe hantallığını göstermiş ve 1966-1976 yılları arasında Çin ekonomisinde gerilemeler kaydedilmiştir(Tosun, 2014).

 

            Mao’nun ölümünden sonra 1978’de yerine gelen Deng Xiaoping kendine yetebilen, dışa kapalı, ilişkileri zayıf bir sosyalist sistemden farklı olarak batılı piyasa ekonomisini kendine özgü bir çizgiye çekip “sosyalist piyasa ekonomisini” savunmuş ve bu yönde reformların adımlarını atmıştır.(Saray vd.) Nüfusun %80’inin tarımla geçimini sağlamasından ötürü tarım sektörü ilk aşamada büyümenin anahtarı olarak görülmüştür(Tosun, 2014). Tarımsal sorumluluğu aileler üzerinde arttırmak amacıyla “hane halkı sorumluluk sistemi” getirilerek tarım kolektif olmaktan uzaklaştırılmıştır. Devlet toprakları hane halklarına kiralanmaya başlanmış ve kota sistemi getirilerek kota fazlası ürünlerin hane haklarının kendi inisiyatif bırakılmıştır(Güller, 2012). Özel sektörün tarımsal alanda gelişmeye çok büyük katkısı olduğunu gören Çin, daha sonrasında aşamalı olarak endüstri ve hizmet sektörlerinde de merkeziyetçi yapısını azaltarak özel sektörün bu alanlarda faal olmasını sağlayacak adımlar atmıştır(Yılmaz, 2012). 1993’te şirketler yasası işleme alınmış ilk kez kişilere Limitet şirket kurma hakkı tanınarak işletmelerin devlet elinden ziyade özel sektör altında yönetim görmesinin önü açılmıştır(Tosun, 2014).

 

            Tarım reformu sonrasında “küçüğü bırak büyüğü tut” yaklaşımıyla küçük ve gelir elde etmeyen küçük kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilerek elden çıkarılmış büyük olan işletmeler ise devlet elinde kalması sağlanmıştır(1). Bu reformlarla birlikte yerel yönetimlerin, yerel bölgelerde yönetimi eline alması ve yerel ekonomiyi canlandırma ve geliştirilmesi sağlanmıştır(Tosun, 2014). “Özel Ekonomik Bölgeler” kurulmuş yabancı yatırımcının cazibesi kazanılmıştır ve yabancı sermayeyi özendirici adımlar atılmıştır(Karaarslan, 2012).  Sosyalist sistemin hantallığını bertaraf etmek için 1990 yılında büyük adımlar atılmış, piyasaları denetlemek ve düzenlemek için gerekli kurumlar kurulmuştur(Tosun, 2014). 2001 yılında Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuş dünya ticaretinde daha da fazla hız kazanmaya başlamıştır. 1995-2001 yılları arasında Çin ihracatı 138 milyar dolar artarken, 2001-2005 yılları arasında Çin’in ihracatı 500 milyar doları bulmuş, 2005-2011 yılları arasında ise bu rakam iki katından fazla olarak rakamlara yansımıştır. Görüldüğü gibi Çin’in dünya ticaret normlarını kabul ederek DTÖ üyeliğine girmesi büyümesine çok büyük katkı sağlamıştır(Tosun, 2014). Çin’in ihracatı batılı ülkeler olup ithalatı ise kaynak bazlı üçüncü dünya ülkeleridir. Yani üretimi gerçekleştirmek için ithalat gerçekleştirmektedir. Tüketim mallarından ziyade üretim için hammadde ve ara maddeler ithal etmekte ucuz isçilik sebebiyle bunları da üretim süreçlerinden geçirip tekrar ihracat gerçekleştirmektedir. Çin’in ithalattan fazla ihracat yapması dış ticaret fazlası vermesine neden olmuş ve ülkede döviz rezervinin artmasına neden olmuştur. Bu döviz rezervinin fazla olmasından ötürü Çin rezervinde bulunan dövizi gelişmekte olan ülkelere ve şirketlere kredi sağlayabilir duruma gelmiş ve 2009-2010 yılı verilerine göre Dünya Bankası’ndan daha çok kredi verdiği gözlemlenmiştir(2).

 

            Reformlar öncesinde çoğu tarımda istihdam edilen nüfus, reformlar sonrasında endüstri ve hizmete kaymış, 2012 CIA verilerine göre iş gücü tarımda %33.6, endüstride %30.3 ve hizmet sektöründe ise %36.1 olarak kaydedilmiştir(CIA Factbook, 2012). Çinin hızlı büyümesi orta sınıfı arttırmış ve insanların arzuları da artmaya başlamış devlet bu arzuları giderebilecek alt yapıyı büyümede gösterdiği hız kadar gösterememiş ve insan ihtiyaçları pek karşılanamadığı gibi durum gözlemlenmiştir(1). 1990 yılından itibaren çift haneli rakamlarla büyüyen Çin 2014 yılında 7.4 büyüme ile büyümede bir düşüş gösteriştir(3).  2014 yılı verilerine göre Çin 2.34 trilyon dolarlık ihracat, 1.96 trilyon dolarlık ithalat gerçekleştirmiş dış ticaret hacmi 4.3 trilyon dolar olarak kaydedilmiştir(CIA Factbook, 2014).

 

            Sonuç olarak Çin, Mao’nun ölümünden sonra Deng Xiaoping’in reformları ile bir büyüme trendi içerisinde yer almış, kendine özgü geliştirdikleri sosyalist piyasa ekonomisiyle büyüme trendini arttırarak devam ettirmektedir. 2001 yılında DTÖ ye üye olan Çin dünya pazarında büyük bir pay edinmiştir. Atılan adımların doğruluğu gün geçtikçe anlaşılmış Çin ekonomik anlamda ABD’den sonra lider konuma yükselmiştir. Her ne kadar sosyalist bir yapıyı savunsa da Çin giderek kapitalist bir duruma evirilmiştir. Dış ticaretin her yıl fazla vermesi Çin’in elini güçlendirmiş ve askeri alanda da büyük atılımlar göstermesiyle sonuçlanmıştır. Göstergeler ABD’den sonra ikinci büyük ekonomi olan Çin’in gelecekte lider konuma yerleşebileceğini işaret etmektedir. Belki de şimdilerin tek kutuplu dünyasından çift kutuplu bir dünyaya geçiş süreci yaşanıyordur. Çin şuan büyüme uykusundadır. Uyandığında her şey çok farklı olabilir. İyisi mi “uyusun da büyüsün Çin”.

 

 

 

Kaynakça

 

Tosun T.T., “Çin Ekonomisinin Gelişiminin İncelenmesi ve Çin Ekonomisinin Türk Dış Ticaretine Başlıca Etkileri”, 2014

 

Karaarslan H., “Çin Halk Cumhuriyetinin Sahip Olduğu Güç Unsurları Çerçevesinde Geçmişinin Bugünün ve Geleceği Değerlendirilmesi”, 2012

 

Güller A., “Çin Ekonomisinin Gelişimi ve Türkiye’nin Dış Ticaretine Etkisi”, 2012

 

Saray M.O., “Gökdemir L., “Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları”

 

Yılmaz İ., “Çin Ekonomisinin Büyüme Dinamikleri”, 2012

 

Cıa Factbook, https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/ch.html (Erişim, 12.02.2016)

 

  1. http://www.bilgesam.org/incele/847/-cin%E2%80%99in-sosyalist-piyasa-ekonomisi-ve-surdurulebilirligi/#.VrrwuFiLTIU (Erişim, 12.02.2016)

  2. http://www.bilgesam.org/incele/847/-cin%E2%80%99in-sosyalist-piyasa-ekonomisi-ve-surdurulebilirligi/#.Vr3IG_KLTIW (Erişim, 12.02.2016)

  3. http://www.karar.com/ekonomi-haberleri/fed-beklenirken-yeni-kuresel-kriz-cinden-geliyor (Erişim, 12.02.2016)

     

     

                                                                                      BURAK KAYA

                                                                                      ÖZLEM YİĞİT

 

20.Ara.2015 Be the first to comment! Written by

 

Yumuşak güç kavramı, Amerikan siyaset bilimci Joseph S. Nye tarafından kullanıldıktan sonra literatürde sıkça başvurulan bir kavram olarak karşılaşılmaya başlandı. 1990  yılında Nye , yumuşak güç kavramına ilk defa Liderliğe Zorunluluk:Amerikan Gücünün Değişen Doğası (Bound to Lead Changing Nature of American Power) adlı kitabında yer vermişti. Nye tarafından 2004 yılında yazılan Yumuşak Güç: Dünya Siyasetinde Başarının Yolu (Soft Power: The Means to Success in World Politics) adlı  kitabında ise yumuşak gücün ABD açısından önemine vurgu yapılmaktadır. Güç denilince akla ilk gelen askeri güçtür. Askeri güç de zor kullanmak, kaba kuvvettir. Ulusararası ilikiler literatüründe buna “sert güç” denilmektedir. Yumuşak güç ise , bir ülkenin diğer ülkeleri sert güç  kullanmadan yani  askeri ve ekonomik gücü yerine kültürel ögeleriyle etkisi altına almasıdır.

 

Balkanlar, Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası'nın doğusu, Anadolu'nun batısı ve kuzeybatısında yer alan coğrafi ve kültürel bölgedir. Tarih boyunca Avrupa'nın hiçbir bölgesi Balkanlar kadar saldırı, istila ve işgale uğramamıştır. Türk ve islam medeniyetinin derin izlerini taşıyan Balkanlar, yakın geçmişe kadar  birçok savaşa şahitlik etmiştir.

 

Askeri güçleri zayıf olan Avrupa Birliği ülkeleri, yumuşak güç uygulayıcısı durumundadır. Arada bir ABD’nin operasyonlarına katılan İngiltere hariç, Avrupa Birliği ülkeleri, II. Dünya Harbi’nden beri pasif durumda kalmayı tercih etmektedir. Avrupa Kıtası ülkeleri günümüzde yumuşak güç politikası uygulayarak, sonuç almaya gayret göstermektedir.

 

Balkanlar, üzerinde birçok din ve kültür barındıran geniş bir coğrafyadır. Topraklarının tamamı Balkanlar’ın sınırları içinde olan Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Karadağ, Kosova, Makedonya ve Yunanistan gibi ülkerin  türk kültüründen büyük izler taşıması sebebiyle türkiye üzerindeki yumuşak gücünü de fazlasıyla etkiler. Türkiye’nin Balkanlarda yumuşak gücünün en büyük uygulayıcısı olan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) , sosyal ekonomik yapılar ile üretim sektörünün gelişmesi, kültürel işbirliği ve sosyal barışa katkı sağlayacak projeler gerçekleştirmiştir. TİKA’nın   Arnavutluk , Karadağ, Kosova, Bosna-Hersek, Makedonya ve Sırbistan’da ülkesel olarak  yürüttüğü proje ve faaliyetlere bakıldığında geniş bir yelpazede gerçekleşmiş etkinlikler görmek   mümkündür. (www.tika.gov.tr 14.07.2012 ).

 

Balkan ülkelerinin kendisine has coğrafi özelliklerine bağlı olarak turizm yapısı da  yumuşak gücünde en etkili faktörlerindendir. Özellikle  Adriyatik ve Ege muhitinde yer alan Slovenya, Hırvatistan, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan ülkelerinin sahil yerleri yurt içi ve yurt dışı turizm etkinliklerinde en önemli noktalardır. Turizm açısından değeri gittikçe artan Karadağ bu ülkeler arasında ilk sırada yer alıyor. Balkanlarda yeni durak: Karadağ olarak türklerin gözde yerlerinden birisi durumundadır( Sabah Gazatesi ,26.04.2015). ulaşımın kolay olaması bu durumu çok fazla  olumlu olarak etkilemiştir. Hırvatistan’ın büyük limanlarından biri olan Split Limanı , Yunanistan’ın Ege kıyısındaki Selanik Uluslararası Havalimanı ve Sofya Havalimanı ulaşımı kolaylaştırıp Balkanların yumuşak güç olmasındaki rolüne büyük katkı sağlar.

 

Çok fazla kültürü bir arada barındırdığı için birden çok kültür-dil ilişkisine sahiptir. Bu sebeple de birçok edebi faaliyette bulunulmuştur ve bu faaliyetler hala devam etmektedir. Böylece çok fazla eser oluşturulmuş ve oluşturulan eserler, ilgili dilin edebiyat dünyası içinde yer almışlardır. Bazı eserler ise, yazıldığı dilin dışında başka bazı dillere de çevrilmiş, Nobel Edebiyat Ödülü gibi ödüller kazanmıştır(New York Times, 18.04.1993). Bugünkü Balkan edebiyatı, dil ağacının beş ayrı kolunda yer alan sekiz millî dil ile yazılır.

 

              KAYNAKÇA