Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol
Burak KAYA
Burak KAYA (3)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K. Üyesi

17 Eylül Üniversitesi İşletme

  

 

29.Nis.2016 Be the first to comment! Written by

 

 

 

            Kut’ül Ammare şehri, Basra Körfezi’nin kuzeyi ile Bağdat’ın güneyinde, Dicle Nehri’nin kıyısında ve üç tarafı Dicle Nehri’yle çevrili önemli su kanallarının geçiş noktasında bulunan bir Osmanlı toprağıdır. Irak’ın kuzeyinin önemli petrol rezervine sahip olduğunu arkeolog kisvesi altında gönderdiği ajanlarla öğrenen sömürgeci İngilizler, hem bu kaynaklara sahip olmak hem de sömürgesi altında bulundurduğu Hindistan’ın ticaret yolunun güvenliği sağlamak amacıyla Irak’ı ele geçirmek istemişler, 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914’te Basra’yı ele geçirmişlerdir.

 

            İngiliz kuvvetleri buradaki askeri boşluktan yararlanıp çok hızlı içerilere kadar ilerlemişti, zafere kolay ulaşacaklarını sanıyorlardı. O dönemin Başkomutan’ı Enver Paşa İngilizlerin karşısına Süleyman Askeri’yi Irak cephesine atadı. Süleyman Askeri, bölgedeki yerel güçleri toplayıp İngilizleri durdurmayı planladı ve İngiliz birliklerinin üzerine gitti. Süleyman Askeri’nin çabalarının sonuçsuz kalması ve büyük kayıplar vermesiyle Osmanlı geri çekildi. Bu yenilgiyi gururuna yediremeyen Süleyman Askeri intihar ederek yaşamına son verdi.

 

            Süleyman Askeri’den sonra Osmanlı kuvvetlerinin başına “Sakallı” Nurettin Paşa getirildi. İngiliz birliklerinin başında da General Townshand bulunuyordu. İlerleyen İngiliz birliklerine 23 Ağustos 1915’te Osmanlı kuvvetlerinin imhası ve Kut’ül Ammare’nin işgali emri verildi. 27 Eylül’de takviye kuvvetlerin gelmesiyle işgali tamamlamak için Osmanlı’nın üzerine yürüyen İngiliz birlikleri Osmanlı kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi ve 29 Eylül’de Kut’ül Ammare ele geçirildi. Geri çekilen Osmanlı birlikleri çevre illerden gelen takviye birliklerle 6. Kolorduyu oluşturuldu ve başına Alman Maraşeli Goltz atandı. Bu sırada Nurettin Paşa Müslüman bir ordunun başına ecnebi bir askerin atanmasını hoş karşılamamış sonrasında gelişen hadiselerle Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa buraya atanmıştı ve Nurettin Paşa’nın altında göreve başlamıştı. 14 Kasım’da Bağdat’ı ele geçirme harekâtı başlatan ve ilerlemeye devam eden İngiliz birliklerine Osmanlı ordusunun karşı koymasıyla buradaki birliklerinin yaklaşık üçte birini kaybetti ve Kutul Ammare’ye çekilip beklemeye başladılar. Kut’ül Ammare Kale’sinde sıkışıp kalan İngiliz birlikleri kuşatmanın kısa süreceğini, İngiliz ordusunun yardıma koşacağını ve oradan kurtulup ilerleyişlerine devam edeceklerini sanıyorlardı.

 

            Kut’ül Ammare’de sıkışıp kalan İngiliz kuvvetleri İngiltere’den yardım istiyor ve gün geçtikçe ellerinde bulunan yiyecekler tükeniyordu. 7 Ocak 1916’da Kut’ül Ammare yakınlarına varan General Alymer komutasındaki İngiliz yardım kuvvetleri kuşatmayı yarmak ve yardımı ulaştırmak için savaşıyorlardı fakat onlar da ağır kayıplar veriyordu. Bu sırada Halil Paşa, 13 Ocak 1916’da Irak komutanlığını Nurettin Paşa’dan devraldı. Yiyecekleri tükenmekte olan sıkışmış İngiliz kuvvetleri atlarını yemek durumunda kalıyorlardı, aralarında Hitli Müslümanlar da bulunuyor ve at eti yemek istemiyorlardı. Askerlerinin güçten düşmesini istemeyen General Townshand fetvalar çıkarttırıyor, böylelikle bir müddet daha açlığa önlem alıyordu.

 

            Yardım kuvvetleri her denemesinde hezimete uğratılıyor ve Kut’ül Ammare’de sıkışan askerlere yardım gönderilemiyordu. İngiltere farklı yollar arıyor ve bir ilki gerçekleştirerek havadan ikmal göndermeye çalışıyordu. Fakat havadan gönderilen ikmallerin çoğu rüzgârın etkisiyle farklı yönlere dağılıyor ve Osmanlı kuvvetlerinin eline geçiyordu. Her yolu deneyen İngilizler 26 Nisan 1916’da Türklerle anlaşmak için görüşmelere başlamak zorunda kalıyor. Halil Paşa ve General Townshand görüşmek için bir araya geliyor ve General Townshans İngiliz birliklerinin buradan çıkıp gitmesine karşılık Halil Paşa’ya 1 Milyon Sterlin rüşvet teklif ediyor, fakat Halil Paşa rüşveti kabul etmiyordu. Çıkar yol bulamayan İngilizler 29 Nisan 1916’da 13 general, 481 subay ve 13 300 er ile teslim olmak zorunda kalıyor. Bu savaşta Osmanlı kuvvetleri 250 subay ve 10 bin şehit verirken, İngiliz kuvvetleri 30 bin zayiat vererek yenik düşmüşlerdir. Halil Paşa “Orduma” başlıklı emrinde kazanılan bu zaferle askerlerini takdir ediyor ve 29 Nisan’ı “Kut Bayramı” olarak nitelendiriyor.

 

            Sonuç olarak, İngilizlerin sevinç çığlıklarıyla, sömürgeleşmiş gözlerle ilerleyen savaş, yerini İngilizlerin hezimeti üzerine ilan edilen “Kut Bayramı”na bırakmıştır. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanılan bu zafer Türkiye’nin NATO’ya girmesi ve İngilizlerin baskısıyla yasaklanmış, üstelik tarih kitaplarından çıkarılmış veya üzerinde durulmayacak kadar önemsiz bir hadiseymiş anlatılmıştır. Ecdadımızın, Çanakkale’de İngilizlere öğretmek istediği, fakat İngilizlerin idrak edemeyip bir de Kut-ül Ammare’den dinlemek istediği bir destandır Kut-ül Ammare Zaferi…

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Pazaltı, B. (2015). “Unutturulan Zafer Kut-ül Amare”. Uluslar arası İlişkiler Öğrenci Dergisi, Sayı:9.

 

Küçükvatan, M. (2013). “İngiliz Basınında Osmanlı’nın Kut’ül-Amare Zaferi”. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 13/26, ss. 55-85.

 

Üstüner, S. (2015). “Unutturulan Zafer Kut-ül Amare”. Erişim Tarihi: 25.04.2016, http://www.on5yirmi5.com/172843

 

Üzen, İ. (2008). “Türklerin Kut’ül-Amare Kuşatması Sırasında İngiliz Ordusunda Bulunan Hintli Askerlerin Tutumu (Aralık 1915 - Nisan 1916)”. Akademik Bakış, cilt: 2, Sayı: 3. Erişim Tarihi: 20.04.2016, http://atif.sobiad.com/sobiadfiles/sobiadarsiv2/TBTKK/gav/5000129859.pdf

 

Kanalhaber.com. (06.02.2016) “Kut'ül Ammare ne demek? Kut'ül Ammare savaşı ne zaman oldu?” Erişim Tarihi: 24.04.2016, http://www.kanalahaber.com/haber/yasam/kutul-ammare-ne-demek-kutul-ammare-savasi-ne-zaman-oldu-284277/

 

 

 

 

 

Etiket/anahtar kelimeler: Kut-ül Amare, İngiltere, Osmanlı, Halil Paşa, Nurettin Paşa, Çanakkale, Bağdat, Basra, Süleyman Askeri, General Alymer, General Townshand, Savaş, Irak, Hindistan, Sömürge

 

22.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

            Barack H. Obama 44. Dönem başkanlık seçimlerine “değişim” sloganıyla gitti ve değişim sloganına Başkan George W. Bush’un aksine dış politikada sert müdahalelerin değil ABD’nin bozulan imajını düzeltebilecek uzlaşmacı ve diplomasi ağırlıklı yumuşak güç  yolundan gideceğinin sinyallerini vermişti( www.siyasaliletisim.org, 07.03.2016 ).

 

            Başkan Bush’un takip ettiği gerilim siyasetinin Amerika dış politikasında ve Amerikan halkında çok derin izler bıraktı. Terörle mücadele adı altında başlatılan Afganistan Savaşı akabinde Irak’ı Özgürleştirme adı altında yapılan Irak Savaşı ve bunlardan somut bir sonuç alınamaması üstelik bu savaşların getirdiği mali yükün çok fazla olması Bush döneminin başarısızlıklarını açıklamaya yeterli unsurlardır. Bunların üstüne 2008 mali krizi eklenince halkın farklı bir politika arzu etmesi kaçılmaz olmuştu. Bu arzulara yanıt verebilen Obama Kasım 2008 yılında ABD’nin ilk siyahi başkanı olarak seçildi ve 20 ocak 2009’da görevi Başkan Bush’tan devraldı(Ataman vd., 2012).

 

            Obama’nın göreve başlamasıyla birlikte uygulamak istediği yumuşak güç politikası, Bush döneminde tökezleyen Türkiye-ABD ilişkileri yönünden bir umut ışığı olmuştu. Obama, ilk ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yaptı. Soğuk Savaş döneminden sonra ABD’nin “stratejik ortak”  olarak nitelendirdiği ve daha çok ilişkileri güvenlik/askeri düzeyde olan Türkiye, Obama döneminde “model ortak” olarak nitelendirilmiş ve ilişkileri bir ileri düzeye taşıma yönüne gidilmiştir. Bu da ilişkilerin daha kapsamlı olacağı görüntüsü vermiştir(akademikperspektif.com, 08.03.2016).

 

            Bush döneminde 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin onaylanmaması ve akabinde gelişen Irak’ta Türk askerinin yaşadığı vahim “çuval” olayı sonrasında ilişkilerin gerilmesi ve iki ülke arasındaki gerilimin artması Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir strateji izlediği ve izleyebileceğinin sinyallerini ilk kez vermiştir. Fakat ortaklık, model ortaklık seviyesine çıkarıldığında Türkiye’nin beklentileri artmış ve Türkiye, kendine öz siyasetiyle ve stratejisiyle eşit derecede ilişkilerin ilerlemesini istemiştir. ABD’nin İran’la yaşadığı nükleer tesis inşası krizi sonucunda BM’de daha sert yaptırımlar için Türkiye’nin “ret” oyu kullanması ABD-Türkiye ilişkilerini sarsmıştır. Bunun üzerine 2010 yılında Türkiye-İsrail arasında yaşanan ve 9 Türk’ün katledildiği Mavi Marmara saldırısı sonrasında ABD’nin bu duruma sessiz kalması ilişkileri derinden etkilemiştir. Orta Doğu’ da patlak veren Arap Baharı ve Türkiye’nin stratejik olarak önem kazanması, akabinde Türkiye’nin, NATO’nun yeni füze sistemini İran pahasına kabul etmesi ABD-Türkiye gerginliğini düşürmüştür. Arap Baharı sırasında demokrasi ve halktan yana kozunu kullanan Türkiye, Mısır ile ilişkileri tamamen koparmış. Sıra Suriye’ye geldiğinde ise Erdoğan’la yakın ilişkileri bulunan Esad, reformlar yapması yönünde ikna edilmeye çalışılmıştır fakat ikna edilemeyen Esad’la ilişkiler koparıtılarak muhalif halk tarafının desteklenmesi yönüne gidilmiştir. Erdoğan ve Obama Esad’ın gitmesi yönünde hem fikir olmalarına rağmen izledikleri stratejiler birbirinden farklıydı. Suriye konusunda ABD, Türkiye’nin önerilerini kabul etmedi. Suriye’nin Türk savaş uçağını düşürmesi ve Reyhanlı saldırısının yaşanması Suriye konusunda ABD’nin somut bir adım atmamasının bir sonucu olarak görüldü. Rusya ile ABD’nin Suriye konusunda diplomatik yollarla çözüm aramak yoluna gitmeleri ve ABD’nin Suriye politikasını Esad’ın kalmasından yana çevirmesinden sonra ABD-Türkiye ilişkileri tekrar negatife döndü. Bunun karşılığı olarak Türkiye ile Kürt yönetimi arasında Bağdat’tan habersiz olarak petrol ve doğal gaz anlaşmalarının yapılması ve Türkiye’nin, Irak’ın toprak bütünlüğünü bozan unsurun ABD’nin politikaları olduğu yönünde demeçler vermesi gerginliği iyice tırmandırdı. ABD’nin girişimleriyle İsrail, özür dilemeye ve tazminat ödemeye ikna olmuş fakat Erdoğan’ın Gazze ablukasının kaldırılması ve Gazze’yi ziyaret etme isteği, ABD’nin bunu ertelemesini istemesi İsrail-Türkiye ilişkilerini bir türlü normalleştirememiştir. Sonrasında Mısır’a yapılan darbe her zaman demokrasiden dem vuran ABD’nin bu kez darbeci Sisi’yi destekleme yönüne gitmesi Türkiye’nin NATO’da olup da ABD yapımı füzeler yerine yaptırım altında bulunan Çin şirketinden füzeler alması ilişkileri etkileyen bir başka neden olarak yerini almıştır (Kurtbağ, 2015).

 

            Türkiye’de faaliyet gösteren PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD’nin 2012 yılında Kobani’yi ele geçirmesiyle birlikte bölgede, PYD kanonlar oluşturmuştur. Türkiye’nin, PYD’nin diğer muhalif gruplar ile birlikte Esad’a karşı hareket etmesini istemesi ve PYD’nin bu çağrılara kulak asmamasının akabide de 2014 yılına IŞİD, yönünü Kobani’ye PYD üzerine çevirmiştir. IŞİD’in PYD’ye ağır kayıplar verdirmesi Türkiye’de 6-7 Ekim olaylarının patlak vermesine yol açmıştır. Giderek artan IŞİD terör örgütü ve bu terör örgütüyle karadan bir harekata sıcak bakmayan Obama kendi açısından kolay yolu seçerek, PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD’ye eğitim ve silah desteği sağlayarak İŞİD’le savaşma yoluna gitmiş olması gerilimi tırmandıran diğer etmenlerden biri olarak karşımıza çıkmıştır (www.timeturk.com,   09.03.2016).

 

            Esad’la gelinen zıtlaşmanın devamında Esad’ın Türkiye’yi tahrik edici ve Türkiye’yi savaşa davet edici söylemleri dünyaya aciz ve korkak bir devlet gibi gösterme çabaları akabinde Suriye’nin sınır tacizleri sonucunda gerilimi iyice tırmandırmıştır. Türkiye, Suriye’yi tacizlerinin devamında gereğini yapacağı konusunda uyarmış fakat Suriye tacizlerine devam etmiştir. Suriye ihlallerine ek olarak son zamanlarda artan Rus savaş uçaklarının defalarca sınır ihlali yapması, uyarılması ve uyarıları dikkate almayan Rus savaş uçağının düşürülmesi Rusya-Türkiye arasında uçak krizinin oluşmasının temellerini oluşturmuştur. ABD’nin arabuluculuk görevini üstlenmesi fakat pek sonuç alınamamasından sonra olay iki ülkenin birbirlerine ekonomik yaptırım yoluna gitmesine yol açmıştır (setav.org, 09.03.2016).

 

            Sonuç olarak Obama’nın iki dönem başkanlık yapmış olduğu bir dönemde ABD-Türkiye ilişkilerine baktığımızda inişli çıkışlı bir tablo önümüze çıkmaktadır. Başkan Bush dönemlerinde tökezleyen ABD-Türkiye ilişkileri Obama’nın başkanlık döneminde de bir iyi bir kötü olarak devam ettiği görülmektedir. Başkan Bush döneminde “stratejik ortak” olarak nitelendirilen Türkiye, Başkan Obama döneminde “model ortak” olarak nitelendirilmiş ve ilişkilerin güçleneceği sinyalleri verilmiş fakat Türkiye’nin olaylara bakış açısının ABD’den farklı olması ve ABD’den bağımsız strateji oluşturma ve uygulama isteği “model ortak” teriminin içini doldurmamış dolayısıyla ilişkilerde de zıtlaşmayı beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin Suriye politikasında önceliğini Esad’ın gitmesinden yana kullanması, ABD’nin Suriye politikasının ise değişerek önceliğinin IŞİD olması ve çözüm yolunda Türkiye’nin önerilerinin(uçuşa yasak bölge vs.) kabul edilmemesi iki ülkenin stratejilerinin çatışmasına neden olmuştur. ABD’nin Türkiye’de faaliyet gösteren PPK’nın Suriye kolu PYD ile yakın ilişkiler kurup IŞİD ile savaş noktasında PYD’yi taşeron olarak kullanması ve müdahil olamaması Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Bu kurulan ilişkinin Türkiye’yi rahatsız ettiğini dile getirmesi, ABD’nin bu rahatsızlığı gidermesi yönünde hiçbir adım atmaması üstelik ilişkilerine ve yardımlara devam etmesi gerilimi tırmandırmıştır.  ABD’nin seçime gittiği şu dönemde ABD- Türkiye ilişkileri sancılı bir şekilde devam etmektedir. Bundan sonraki süreçte ABD’de seçilecek başkanın Türkiye’ye bakış açısı ve Türkiye stratejisinin ne olacağı önemli olmaktadır. Seçilecek başkanın demeçlerinin (Sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu vs.) Türkiye’yi rahatsız edici yönde olması ABD-Türkiye ilişkilerini negatif yönde etkileyebileceği ve negatif olarak seyredebileceğinin sinyallerini vermektedir.

 

 

 

Kaynakça

 

Ataman M., Gökcan Ö., “Bush Dönemi Amerikan Dış Politikası: Bir Aşırı-Yayılmacılık Denemesi” Akademik İncelemeler Dergisi, 2012

 

Kurtbağ Ömer, “Obama Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri: Model Ortaklıktan Eksen Kaymasına İniş Çıkışlar ve Ayrışan Çıkarlar”, 2015

 

http://www.siyasaliletisim.org/index.php/haber-ve-yorum-arsivi/makale/569-barack-obama-maj-ve-abd-d-politikas22.html (Erişim: 07.03.2016)

 

http://akademikperspektif.com/2012/11/15/ilk-obama-donemi-turkiye-abd-iliskileri/ (Erişim: 08.03.2016)

 

http://www.timeturk.com/tr/2014/10/09/kobani-ve-olaylarla-ne-amaclaniyor.html (Erişim: 09.03.2016)

 

http://setav.org/tr/ucak-krizi-ve-sonrasi/yorum/33413 (Erişim: 09.03.2016)

 

 

 

Anahtar kelimler: ABD, Obama, Bush, Amerika, Türkiye, Erdoğan, Irak, İran, Suriye, Rusya, Esad, Mülteci, Stratejik Ortak, Model Ortak, PKK, PYD, Kobani, Terör, Darbe, Sisi, Mısır, Orta Doğu, IŞİD, Uçak Krizi, İsrail, Gazze, Mavi Marmara, Başkan, NATO, Çin

 

 

 

Burak KAYA

 

19.Ara.2015 Be the first to comment! Written by

Afrika yüz yıllardır sömürge devletlerinin boyunduruğu altında faaliyetlerine devam ettirmekte olan ve yüz yıllardır istikrar sağlayamayan dünyanın kanayan bir kıtası durumundadır. Afrika’nın yer altı kaynakları bakımından zengin olması Avrupalı kâşiflerin gözlerini bu bölgeye dikmelerine neden olmuş akabinde Avrupalı devletlerin kolonileşme yarışına sahne olmuştur.

            Avrupalı sömürge güçlerinin 1985 yılında imzaladığı Berlin Batı Afrika Konferansı ile kıtayı medenileştirme olgusu altında sömürgeleştirme projesi legal bir kabuğa büründürülmüştür. Zaman zaman sömürge güçleri el değiştirmiş, 1950 yıllarından bu yana İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte Afrika ülkeleri bağımsızlık elde etmişlerdir. Soğuk savaş döneminde tekrar iki bloğun çekişmelerine sahne olmuştur(Öztürk).

            Her ne kadar bağımsızlıklarını kazanmış olsalar da devletlerarası çatışmalar ve iç çatışmaların önüne geçilememiştir. Kıtada bulunan güçsüz ve başarısız devletler, yürümeyen siyasal ve ekonomik zemin, daha çok siyasetin etnik kökenin bir parçası olması, kaynakların kıt olması nedeniyle çıkan çeşitli silahlı çatışmalar, askeri yönetimin demokrasiye darbeleri istikrarsızlığın nedenleri arasında sayılabilir. Bu temel nedenlere bağlı olarak 1991-2008 yılları arasında 33 silahlı çatışma yaşandı. Sadece 2012 yılında çeşitli sebeplere dayalı olarak bölgeni 64 ciddi silahlı çatışmaya sahne oldu(Karagül). 1946-2004 arasında kıtada 41 ülkede 296 kez darbe veya darbe girişiminde bulunuldu. Bununla birlikte Liberya, Nijerya, Burundi, Moritanya, Sudan, Sierra Lone ve Togo ülkelerinin her birinde 10’un üzerinde darbe kaydedilmiştir(Akçay,2015). Sadece bu minvalde ele aldığımızda, bölgenin askeri ve milis gücü yönünden ne denli hareketli olduğunu görebiliriz.

            Bu olumsuzluklar altında Afrikalı devletler kıtadaki birlik ve beraberliği sağlamak, kolektif kalkınmayı amaçlayarak, ülkeler arası koordinasyon birliği, sömürgeciliğin ve ırkçılığın önüne geçmek için, kıta ülkelerin siyasal, ekonomik, kültür, eğitim, sağlık, refah ve savunma politikalarının uyumlu hale getirilmesi amacıyla 1963 yılında Afrika Birliği Örgütü kurulmuş ve 2002 yılında bu örgüt Afrika Birliği olarak yeni adı almıştır. Afrika Birliği’nde Fas(Batı Sahra sorunu üzerine 1984’te birlikten ayrılmıştır) hariç 54 ülke bulunmaktadır. Afrika Birliği altında kıtada yaşanabilecek sihalı anlaşmazlıkların çözümünde harekete geçirilmek üzere 100 binin üzerinde askeri birlik bulunmaktadır. Tabiki Afrika Birliği’nin bütçesi yetmemekte ve AB ve NATO birliklerden fon sağlamaktadır. Buların dışında, İngiltere, Danimarka, Japonya, Norveç ve İsveç gibi ülkerden kaynak sağlamaktadır. (Akçay,2015) Buradan da anlaşılacağı gibi Afrika Birliği bağımsız bir örgüt olmadığı görülmektedir.

            ABD’nin bölgeye dahiliyeti Soğuk Savaş Dönemi’nde kısıtlıydı. ABD’nin kıtaya ilgisi Sovyetler Birliği’nin kıtaya ilgisi kadardı. ABD’nin kıtadaki faaliyetleri bağımsızlıklarını yeni yeni kazanan Afrika ülkelerinin Sovyet etkisi altında kalma ihtimaline karşılık girişimlerdi(Sarı). Kıtaya Avrupa devletlerinin, özellikle İngiltere ve Fransa’nın hâkimiyeti ABD’nin elini rahatlatmaktaydı. Fakat Soğuk Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerikan yönetimi Afrika kıtasına önem vermesi gerektiğini anladı ve ilerleyen süreçte 2007 yılında AFRİCOM(Afrika komutanlığı) 5 Afrika ülkesinde doğrudan oluşturulmuştur. AFRİCOM, işgalci bir yapı olmadığını, insani yardım amaçlı ve barış ve güven ortamı sağlamak amacı güttüğünün altı çizilmiş askeri ve siyasi destek ünitesi olduğu belirtilmiştir. İzlenilen süreçte AFRİCOM’un bu ekseriyette olmadığı Amerika’nın Afrika çıkarlarını korumak ve istihbarati bilgi sağlamak amacıyla kurulduğu görülmektedir. Son dönemde Çin’in kıtada ekonomik olarak konuşlanmasına karşılık ABD’nin güvenlik politikasına dayalı stratejiyle bölgede gücünü gösterme eğilimi olarak görülmektedir.(1) 2007 yılında bu yana kıtada ABD’nin çıkarları doğrultusunda Afrika kıtasındaki komutanlık sayısını 13’e çıkardığı kaydedilmiştir.(2)

            Afrika kıtası sömürge güçlerinin ilgisini çekmekle beraber değişik bölgelerde İslami terör örgütleri hâkimiyet arayışı peşine düşmüşlerdir. Afrika kıtası dediğimizde karşımıza Nijerya kökenli Boko Haram(Batı Haram) batı karşıtlığıyla bilinen İslami terör örgütü, Somali kökenli El Kaide bağlantılı El Şebbap terör örgütü bulunmaktadır. Boko Haram terör örgütünün de El Kaide ile bağlantılı olduğu öne sürülmektedir(Artokça).

            Sonuç olarak Afrika kıtasının zengin yer atı kaynaklarına sahip olması sömürge gruplarının odağı haline gelmesine neden olmuştur. Bununla birlikte Afrika kıtası etnik, dini, ülke içi, ülkeler arası ve barındırdığı terör örgütleriyle silahlı çatışmalara sahne olmakta, bu çatışmalardan dolayı binlerce sivil insan hayatını kaybetmekte veya yaşadıkları yerlerden göç etmelerine neden olmaktadır. Kıtada birlik ve beraberliğin sağlanmaması, birçok etnik kökenin bulunması ve siyasetin etnik kökene dayandırılması, dini farklılıkların bulunması ve bu farklılıkların çatışmaya dönüşmesi, kıt kaynakların çatışmaya zemin hazırlaması, ekonomik yetersizliğin, eğitimli insanın azlığı, ülkelerin tam bağımsızlığı ve istikrarı sağlanamaması sömürgeci güçlerin ekmeğine yağ sürmekte, ülkelerin iç işlerinde istedikleri gibi at oynatmalarına ve terör örgütlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarını kolaylaştırmaktadır. Bu sebepten ülkelerde istikrar yakalanamamakta veya bir şekilde darbelerle istikrar engellenmeye çalışılmakta veyahut ülke içi, ülkeler arası suni çatışma ortamı yaratılıp bu ortamın çıkar grupları tarafında medyayla desteklenip istikrar ortamına istirahat sağlanmaktadır.

 

KAYNAKÇA

Akçay Engin ve Bünyamin Dinçer, “Güvenlik Politikaları Ekseninde Afrika Birliği: Teori ve Pratik”, Bilge Stratejileri Dergisi, 2015, 61-78.

Artokça İzzettin, “Boko Haram ve Eş Şebab Terör Örgütlerinin Yapısal Bakımdan Karşılaştırılması

Karagül Soner ve İbrahim Arslan, “Afrika’da Barış ve Güvenliğin İnşasında Kıtasal Yaklaşım: Afrika Barış ve Güvenlik Mimarisi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi,2014, 57-98.

Öztürk Hasan, “Afrika Vizyon Belgesi”, Bigesam.

Sarı Buğra, “Amerikan Ulusal Çıkarları ve Afrika” Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

1- http://www.dunyabulteni.net/haber/126470/abdnin-afrikadaki-cikarlari-ve-africom (08.12.2015)

 

2- http://www.dunyabulteni.net/haberler/343272/afrikada-bir-ulkeye-daha-amerikan-askeri-girdi (08.12.2015)