Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol
Burak

Burak

Bandırma Yeni Medeniyet Derneği olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşamış olduğumuz darbe girişimi ile ilgili gazetemizin pdf olarak sizlere sunuyoruz...

http://www.medeniyetakademi.com/images/images/15Temmuz.pdf

 

 

 

            Kut’ül Ammare şehri, Basra Körfezi’nin kuzeyi ile Bağdat’ın güneyinde, Dicle Nehri’nin kıyısında ve üç tarafı Dicle Nehri’yle çevrili önemli su kanallarının geçiş noktasında bulunan bir Osmanlı toprağıdır. Irak’ın kuzeyinin önemli petrol rezervine sahip olduğunu arkeolog kisvesi altında gönderdiği ajanlarla öğrenen sömürgeci İngilizler, hem bu kaynaklara sahip olmak hem de sömürgesi altında bulundurduğu Hindistan’ın ticaret yolunun güvenliği sağlamak amacıyla Irak’ı ele geçirmek istemişler, 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914’te Basra’yı ele geçirmişlerdir.

 

            İngiliz kuvvetleri buradaki askeri boşluktan yararlanıp çok hızlı içerilere kadar ilerlemişti, zafere kolay ulaşacaklarını sanıyorlardı. O dönemin Başkomutan’ı Enver Paşa İngilizlerin karşısına Süleyman Askeri’yi Irak cephesine atadı. Süleyman Askeri, bölgedeki yerel güçleri toplayıp İngilizleri durdurmayı planladı ve İngiliz birliklerinin üzerine gitti. Süleyman Askeri’nin çabalarının sonuçsuz kalması ve büyük kayıplar vermesiyle Osmanlı geri çekildi. Bu yenilgiyi gururuna yediremeyen Süleyman Askeri intihar ederek yaşamına son verdi.

 

            Süleyman Askeri’den sonra Osmanlı kuvvetlerinin başına “Sakallı” Nurettin Paşa getirildi. İngiliz birliklerinin başında da General Townshand bulunuyordu. İlerleyen İngiliz birliklerine 23 Ağustos 1915’te Osmanlı kuvvetlerinin imhası ve Kut’ül Ammare’nin işgali emri verildi. 27 Eylül’de takviye kuvvetlerin gelmesiyle işgali tamamlamak için Osmanlı’nın üzerine yürüyen İngiliz birlikleri Osmanlı kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi ve 29 Eylül’de Kut’ül Ammare ele geçirildi. Geri çekilen Osmanlı birlikleri çevre illerden gelen takviye birliklerle 6. Kolorduyu oluşturuldu ve başına Alman Maraşeli Goltz atandı. Bu sırada Nurettin Paşa Müslüman bir ordunun başına ecnebi bir askerin atanmasını hoş karşılamamış sonrasında gelişen hadiselerle Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa buraya atanmıştı ve Nurettin Paşa’nın altında göreve başlamıştı. 14 Kasım’da Bağdat’ı ele geçirme harekâtı başlatan ve ilerlemeye devam eden İngiliz birliklerine Osmanlı ordusunun karşı koymasıyla buradaki birliklerinin yaklaşık üçte birini kaybetti ve Kutul Ammare’ye çekilip beklemeye başladılar. Kut’ül Ammare Kale’sinde sıkışıp kalan İngiliz birlikleri kuşatmanın kısa süreceğini, İngiliz ordusunun yardıma koşacağını ve oradan kurtulup ilerleyişlerine devam edeceklerini sanıyorlardı.

 

            Kut’ül Ammare’de sıkışıp kalan İngiliz kuvvetleri İngiltere’den yardım istiyor ve gün geçtikçe ellerinde bulunan yiyecekler tükeniyordu. 7 Ocak 1916’da Kut’ül Ammare yakınlarına varan General Alymer komutasındaki İngiliz yardım kuvvetleri kuşatmayı yarmak ve yardımı ulaştırmak için savaşıyorlardı fakat onlar da ağır kayıplar veriyordu. Bu sırada Halil Paşa, 13 Ocak 1916’da Irak komutanlığını Nurettin Paşa’dan devraldı. Yiyecekleri tükenmekte olan sıkışmış İngiliz kuvvetleri atlarını yemek durumunda kalıyorlardı, aralarında Hitli Müslümanlar da bulunuyor ve at eti yemek istemiyorlardı. Askerlerinin güçten düşmesini istemeyen General Townshand fetvalar çıkarttırıyor, böylelikle bir müddet daha açlığa önlem alıyordu.

 

            Yardım kuvvetleri her denemesinde hezimete uğratılıyor ve Kut’ül Ammare’de sıkışan askerlere yardım gönderilemiyordu. İngiltere farklı yollar arıyor ve bir ilki gerçekleştirerek havadan ikmal göndermeye çalışıyordu. Fakat havadan gönderilen ikmallerin çoğu rüzgârın etkisiyle farklı yönlere dağılıyor ve Osmanlı kuvvetlerinin eline geçiyordu. Her yolu deneyen İngilizler 26 Nisan 1916’da Türklerle anlaşmak için görüşmelere başlamak zorunda kalıyor. Halil Paşa ve General Townshand görüşmek için bir araya geliyor ve General Townshans İngiliz birliklerinin buradan çıkıp gitmesine karşılık Halil Paşa’ya 1 Milyon Sterlin rüşvet teklif ediyor, fakat Halil Paşa rüşveti kabul etmiyordu. Çıkar yol bulamayan İngilizler 29 Nisan 1916’da 13 general, 481 subay ve 13 300 er ile teslim olmak zorunda kalıyor. Bu savaşta Osmanlı kuvvetleri 250 subay ve 10 bin şehit verirken, İngiliz kuvvetleri 30 bin zayiat vererek yenik düşmüşlerdir. Halil Paşa “Orduma” başlıklı emrinde kazanılan bu zaferle askerlerini takdir ediyor ve 29 Nisan’ı “Kut Bayramı” olarak nitelendiriyor.

 

            Sonuç olarak, İngilizlerin sevinç çığlıklarıyla, sömürgeleşmiş gözlerle ilerleyen savaş, yerini İngilizlerin hezimeti üzerine ilan edilen “Kut Bayramı”na bırakmıştır. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanılan bu zafer Türkiye’nin NATO’ya girmesi ve İngilizlerin baskısıyla yasaklanmış, üstelik tarih kitaplarından çıkarılmış veya üzerinde durulmayacak kadar önemsiz bir hadiseymiş anlatılmıştır. Ecdadımızın, Çanakkale’de İngilizlere öğretmek istediği, fakat İngilizlerin idrak edemeyip bir de Kut-ül Ammare’den dinlemek istediği bir destandır Kut-ül Ammare Zaferi…

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Pazaltı, B. (2015). “Unutturulan Zafer Kut-ül Amare”. Uluslar arası İlişkiler Öğrenci Dergisi, Sayı:9.

 

Küçükvatan, M. (2013). “İngiliz Basınında Osmanlı’nın Kut’ül-Amare Zaferi”. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 13/26, ss. 55-85.

 

Üstüner, S. (2015). “Unutturulan Zafer Kut-ül Amare”. Erişim Tarihi: 25.04.2016, http://www.on5yirmi5.com/172843

 

Üzen, İ. (2008). “Türklerin Kut’ül-Amare Kuşatması Sırasında İngiliz Ordusunda Bulunan Hintli Askerlerin Tutumu (Aralık 1915 - Nisan 1916)”. Akademik Bakış, cilt: 2, Sayı: 3. Erişim Tarihi: 20.04.2016, http://atif.sobiad.com/sobiadfiles/sobiadarsiv2/TBTKK/gav/5000129859.pdf

 

Kanalhaber.com. (06.02.2016) “Kut'ül Ammare ne demek? Kut'ül Ammare savaşı ne zaman oldu?” Erişim Tarihi: 24.04.2016, http://www.kanalahaber.com/haber/yasam/kutul-ammare-ne-demek-kutul-ammare-savasi-ne-zaman-oldu-284277/

 

 

 

 

 

Etiket/anahtar kelimeler: Kut-ül Amare, İngiltere, Osmanlı, Halil Paşa, Nurettin Paşa, Çanakkale, Bağdat, Basra, Süleyman Askeri, General Alymer, General Townshand, Savaş, Irak, Hindistan, Sömürge

 

 

Tarihin kendilerine ARYAN ismini verdiği Hint- Avrupa soyunun arya kolundan gelen bir millet olan perslerin torunları şu an yanı başımızda izlemiş oldukları politikayla birilerinin başını ağrıtırken birilerinin ise tabiri caizse ekmeğine yağ sürüyor diyebiliriz.

 

   Resmi adı İran İslam Cumhuriyeti olan İran gerek bulunduğu konum itibariyle (güneybatı Asya) gerekse komşuları (Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Pakistan, Afganistan, Türkmenistan ) ve izlediği dış politika ile gündemden düşmeyen ateşli ülkelerden birisidir.

 

     İran İslam Cumhuriyeti’ne kısaca göz atmak gerekirse başkenti Tahran olan bu orta doğu ülkesi birden fazla etnik yapı ve inanışı içerisinde barındıran bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Resmi dili farsça, resmi dini ise Şii İslamiyet’tir. Siyasal sistemi ise evvelce şahlık adı verilen monarşi rejimine sahipken 1979 sonrası daha karmaşık bir hal almıştır.

 

 Ekonomik bağlamda İran uyguladığı politika ve dış konjonktür sebebiyle sıkıntılı zamanlar geçirmiş bir dönem dünyaya açıkken bazı dönemler de kapalı kutu siyaseti izlemiştir. Kapalı kutu siyaseti izlemesinin temel nedeni ise yıllar boyu uygulanmış olan ambargodan kaynaklanmaktadır. Uygulanan bu ambargolar İran’ı ister istemez hem ekonomik hem de sosyo kültürel olarak dünyaya kapalı bir ülke haline getirmiştir.

 

      Konuya bağlılık noktasında ambargo nedir?

 

İspanyolca ‘embargor’ kelimesinden türeyen ambargo durdurmak,  önlemek, tehdit etmek anlamlarına gelmektedir. Literatürde ise bir devletin aldığı siyasi, iktisadi veya askeri nedenlerle ekseriyetle ülkeler arası mal alım satım naklini yasaklayan tedbirlerdir. Bir neslin aklınaysa ambargo denilince İran gelmektedir. Gerek 1979 devrimi öncesi gerekse 79 sonrası ambargoların merkezi haline gelen İran’ın ambargo tarihine bir göz atmak gerekir.

 

İran ilk ambargosuyla 1979 devriminden önce tanışmıştır. Başbakan Muhammed Musaddık’ın (1951-1953) petrolün millileştirilmesi politikasıyla İngilizlerin İran petrolleri üzerindeki kontrolü sona erdirmeye çalışması sonucu İngiltere ambargosuyla karşılaşmıştır. ABD destekli Ajax operasyonu isimli darbeyle devrilmiş ve ambargo kalkmıştır.

 

   Devrim sonrası ilk ambargo ise ‘ rehine krizi ‘ (1980-1983) ile başlamıştır. İran’da petrol alanında faaliyet gösteren ABD şirketleri ülkeyi terk etmiştir. Bu durum devrim öncesi günde 4 milyon varil olan ihracın 1 milyon civarına düşmesine sebep olmuştur. Bu ve bunun gibi gıda, sağlık, teknoloji sanayi, askeri ve birçok alanda uygulanan ambargo yaklaşık 35 yıl devam etmiştir. Yer yer azalan ambargo dönemleri de mevcuttur. 1997 yılında Muhammed Hatemi ’nin Cumhurbaşkanı olması ile birlikte ekonomik ve siyasi reformlarla ilgili açıklamaları sebebiyle ABD,  reforma destek amaçlı ambargoları gevşetmiştir. 2000 yılında ise yine reformistlerin başta olmasıyla petrol hariç olmak kaydıyla ambargolar kaldırılmış Ahmedinejad döneminde nükleer kriz nedeniyle tekrar arttırılmıştır. Günümüzde ise yıllardır süren ambargoların kalkmasıyla dünya ekonomisinde nelerin değişeceği merak uyandırmaktadır.

 

            Ambargo kalktı. Şimdi ne olacak?

 

 Öncelikle kalkan ambargoyla uluslararası bankalarda dondurulmuş olan 100 milyar dolarlık varlık serbest kalacak. Uluslararası şirketler petrol rezervlerinde 4.lüğü taşıyan İran’a akın etmeye başladı bile. Finansal olarak da serbest kalan İran’ın küresel bankacılık sistemine hızlı bir dönüş yapacağı öngörülüyor. Bu ihtimaller dünyanın kilit noktasında bazı dengelerin değişeceğinin habercisidir.

 

   Buraya kadar İran’a uygulanan ambargoları tahlil etmeye çalıştık. Peki değişen dengelerle ambargo sonrası bizim ilişkilerimiz ne halde?

 

   Öncelikle bize yansıması olumlu gözükmektedir. Ambargo süreci İran’a olan ihracatımıza büyük darbe vurmuştur. Şimdi ise iki ülke ticaret hacmini arttırmanın peşindedir. Bu ticaret hacmini yoğunlukla doğalgaz oluşturuyor. Ambargonun kalkmasıyla İran’dan alınan doğalgaz miktarı arttırılabilir. Ancak bundan da önemlisi İran’dan alınan gazın TANAP (trans Anadolu doğalgaz boru hattı projesi) vasıtasıyla Türkiye üzerinden Avrupa ya taşınması gündemdedir. İran’ın ise böyle bir projeye katılmaktan başka pek bir şansı olduğu gözükmüyor. İlk etabı 2018 de tamamlanacak proje ile yılda 16 milyar metreküp, daha sonra 31 milyar metreküp gaz taşınması hedeflenmektedir.

 

   İran Kuzey Irak’tan Ceyhan’a petrol akışı başlamadan önce Türkiye’nin petrol ihtiyacının  % 51 ini karşılıyordu. Ambargo sonrası ithalat bu orandan %28.5 e gerilemiştir. Ekonomi bakanı ise İran’ı ambargo sonrası ticaretin arttırılacağı hedef ülke ilan etti. Enerji ticaretinin yanı sıra bankacılık, turizm, telekomünikasyon, ulaştırma konularında anlaşma sağlanıp faaliyette bulunulabilir. Dolayısıyla komşu olan iki ülke arasında ticaret hacmi arttırılmalıdır. Ülkede yaşayan ve İran nüfusunun % 40’ını Azerbaycan Türklerinin oluşturması ülkemize olan ilgiyi bir hayli üst seviyede tutmuş bununla birlikte Türk mallarına olan alakayı arttırmış bu da ticarete azımsanmayacak şekilde yansımıştır. İran’ın Türkiye’yi Avrupa’ya açılan kapı olarak görmekten başka şansı yoktur.

 

Aşağıda Türkiye ve İran arasındaki ekonomik ve ticari hacimlerin rakamsal boyutları verilmektedir.

 

İkili Ticari ve Ekonomik İlişkiler:

 

Türkiye - İran İthalat ve İhracat Rakamları (milyar ABD Doları)

 

 

2011

2012

2013

2014

2015

İhracatımız

3.59

9.92

4.19

3.88

3.67

İthalatımız

12.46

11.97

10.38

9.83

6.10

Hacim

16.05

21.89

14.57

13.71

9.77

Denge

-8.87

-2.05

-6.19

-5.95

-2.43

 

Kaynak: TÜİK

 

Başlıca ihraç ürünlerimiz: Altın, çelik profil, lif levha ve otomotiv yan sanayi ürünleri.

 

Başlıca ithalat ürünlerimiz: Petrol ve petrol ürünleri, doğalgaz.

 

Ülkemize gelen İranlı turist sayısı: 1.590.664 (2014), 1.700.385 (2015).

 

 

 

                                                                                                  

 

 

 

http://www.haberler.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi-7509601-haberi/

 

http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2015/04/turkey-iran-how-will-benefit-from-lifting.html# 

 

http://www.milliyet.com.tr/iran-la-ambargo-kalkti-konut-2181716/

 

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ran

 

anahtar kelime: İran, Türkiye, ambargo, ticaret

 

                                                                                                   oğuzhan özcal

 

 

 

 

 

Tagged under

 

                                                      Alman faşizminin zirvesi : PEGİDA

 

Almanya'da genç nüfusun azalması bazı kesimleri harekete geçirmektedir. ABD'de yapılan bir araştırmaya göre Avrupa nüfusunun %50'sinin ve yine 2050 yılında Alman nüfusunun %10'luk diliminin müslüman olacağı belirtilmiştir. Bu durum aşırı sağcı kesimi rahatsız etmiştir. Son dönemlerde Türk genç nüfusunun artması ve mültecilerin Almanya'ya sığınmasıyla birlikte artan müslüman nüfusu Almanya'da müslümanlara olan kin ve nefreti en üst seviyeye çıkarmıştır. Son yıllarda Türk STK'lara (Sivil Toplum Kuruluşları) ve camiilere gerçekleşen saldırılar bunun göstergesidir. Alman Hükümetinin mülteci politikası aşırı sağcı kesimin tepkisine neden olmuş ve bazı ayaklanmalara sebebiyet vermiştir.

 

20 Ekim 2014 tarihinde Almanya'nın Saksonya eyaletinin başkenti Dresden şehrinde Avrupa'daki İslamlaşmaya karşı bir hareket doğmuştur. Kendilerini PEGİDA olarak tanımlayan 300 kişilik gruptan oluşan hareket bir çok kişinin desteğini de kazanmıştır. PEGİDA almancası 'Patriotische Europäer Gegen die İslamisierung des Abendlandes' baş harflerinden oluşur. Türkçesi 'Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar'dır. Günden güne destekçi sayısını arttıran PEGİDA eylemlerinin merkezi olarak Almanya Dresden şehriniseçmiştir. Dresden şehrinin eylemlerin merkezi olarak seçilmesi tesadüf değildir. 1990'lı yıllarda Doğu Almanya'nın bazı illerinde rejime yönelik protestolar gerçekleşmekteydi. ''Biz Halkız'' sloganları ile pazartesi günleri gerçekleşen bu eylemler Dresden'de de büyük ilgi görüyordu. Halk teriminin nazilerin kullandığı bir slogan olması PEGİDA'nın nazilerle ilişkisi olduğunu açıkça göstermektedir. Kurulduğu ilk gün 300 üyesi bulunan hareket her pazartesi yaptığı eylemlerle ilgi çekmiş ve 3 aylık süre içerisinde 25 bin üyeye sahip olmuştur. Bununla yetinmeyip gerek Almanya içi gerekse Avrupa'nın bazı illerinde örgütlenmiş ve örgütlenmeye devam etmektedir. PEGİDA'da lider olarak görülen Lutz Bachmann'ın geçmişi ise çok daha ilginçtir. Uyuşturucu, gasp ve hırsızlık suçlarından sabıkası olan Bachmann gösterilerde baş konuşmacı olarak yer almaktadır. Aşırı sağcıların desteğini alan PEGİDA'nın savunduğu bazı ideolojiler ise şunlardır:

 

-Suç işleyen mültecilerin sınırdışı edilmesi

 

-Mültecilerin Avrupa ülkelerine eşit şekilde dağıtılması

 

-Göçmenlerin Almanya'ya uyum sağlamalarını hızlandırmak

 

Her ne kadar İslam karşıtı bir hareket olarak görülseler de PEGİDA Yönetimi İslam'a değil Batının İslamlaşmasına karşı olduklarını sürekli olarak dile getirmektedir.

 

Alman Hükümeti ile mütemadiyen çatışma halinde olan PEGİDA, Hükümeti her fırsatta sert bir şekilde eleştirmektedir. Yapılan bazı gösterilerde polisin sert müdahalesi veya eylem izni vermemesi bunun bir örneğidir. Yapılan bir eylemde konuşan hareketin lideri Bachmann ''Merkel ihanet eden bir diktatördür ve gidecektir.'' diye konuşmuştur. Her ne kadar bazı siyasi partilerin desteğini alsa da PEGİDA Alman Hükümeti tarafından doğru bir hareket olarak kabul edilmemektedir. Almanya'da bulunan Türk STK'ları, Mülteci kampları ve camiilere yapılan saldırıların arkasında PEGİDA'nın olduğu iddaa edilmektedir. Alman Basınında mülteciler hakkında yayılan yanlış ve iftira haberler PEGİDA'ya olan sempatizanlığı da arttırmaktadır. Yine Alman Basınında yer alan bazı haberlere göre PEGİDA Hareketinin bir dernek veya siyasi partiye dönüştürüleceği belirtilmiş ve bu konu hakkında çalışmalara başlanılacağı iddia edilmiştir.


 

Tagged under