Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol
Yazarlar
Yazarlar (19)

YAZARLAR

Burak B. TUZLU

Burak B. TUZLU (1)

Yeni Medeniyet Derneği Başkanı

Ak Parti Bandırma İlçe Teşkilatı Teşkilat İşleri Başkanı

DEVAMI
Berkan ERTAŞ

Berkan ERTAŞ (1)

Mütedeyyin Genç İşadamları Derneği Genel Sekretri

17 Eylül Üniversitesi İktisat

  

DEVAMI
Muhammed KÜÇÜKALTUN

Muhammed KÜÇÜKALTUN (2)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K. Üyesi

17 Eylül Üniversitesi

  

DEVAMI
Özlem YİĞİT

Özlem YİĞİT (3)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K. Üyesi

17 Eylül Üniversitesi İktisat

  

DEVAMI
Hakkı YUCA

Hakkı YUCA (2)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K Üyesi

17 Eylül Üniversitesi Genç Kariyer Kulübü Başkanı

  

DEVAMI
Taşkın TAŞAR

Taşkın TAŞAR (2)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K. Üyesi

17 Eylül Üniversitesi İktisat

  

DEVAMI
Şeyda TOPALLAR

Şeyda TOPALLAR (1)

17 Eylül Üniversitesi Maliye

 

  

DEVAMI
Burak KAYA

Burak KAYA (3)

Yeni Medeniyet Derneği Y.K. Üyesi

17 Eylül Üniversitesi İşletme

  

 

DEVAMI
Kadir ARİĞ

Kadir ARİĞ (1)

17 Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi

 

  

DEVAMI
Meryem YÜKSEK

Meryem YÜKSEK (0)

17 Eylül Üniversitesi İktisat Yönetimi

 

  

DEVAMI
Tahsin BİLGİLİ

Tahsin BİLGİLİ (0)

17 Eylül Üniversitesi

 

  

DEVAMI
Şüheda SARIALTIN

Şüheda SARIALTIN (0)

17 Eylül Üniversitesi İşletme

 

  

DEVAMI
Fatma Nur SİGO

Fatma Nur SİGO (1)

17 Eylül Üniversitesi İşletme Yönetimi

 

  

DEVAMI
Ahmet NALBANTOĞLU

Ahmet NALBANTOĞLU (1)

17 Eylül Üniversitesi İktisat

 

  

DEVAMI
Ali KOZANOĞLU

Ali KOZANOĞLU (0)

17 Eylül Üniversitesi Maliye

 

  

DEVAMI
Sümeyye DİM

Sümeyye DİM (0)

17 Eylül Üniversitesi Maliye

 

  

DEVAMI
Muhammet Zeyd TARGAL

Muhammet Zeyd TARGAL (1)

17 Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi

 

  

DEVAMI
Oğuzhan ÖZCAL

Oğuzhan ÖZCAL (0)

Bandırma On Yedi Eylül Üniversitesi

 

  

DEVAMI
05.Ağu.2016 Be the first to comment! Written by

Bandırma Yeni Medeniyet Derneği olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşamış olduğumuz darbe girişimi ile ilgili gazetemizin pdf olarak sizlere sunuyoruz...

http://www.medeniyetakademi.com/images/images/15Temmuz.pdf

29.Nis.2016 Be the first to comment! Written by

 

 

 

            Kut’ül Ammare şehri, Basra Körfezi’nin kuzeyi ile Bağdat’ın güneyinde, Dicle Nehri’nin kıyısında ve üç tarafı Dicle Nehri’yle çevrili önemli su kanallarının geçiş noktasında bulunan bir Osmanlı toprağıdır. Irak’ın kuzeyinin önemli petrol rezervine sahip olduğunu arkeolog kisvesi altında gönderdiği ajanlarla öğrenen sömürgeci İngilizler, hem bu kaynaklara sahip olmak hem de sömürgesi altında bulundurduğu Hindistan’ın ticaret yolunun güvenliği sağlamak amacıyla Irak’ı ele geçirmek istemişler, 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914’te Basra’yı ele geçirmişlerdir.

 

            İngiliz kuvvetleri buradaki askeri boşluktan yararlanıp çok hızlı içerilere kadar ilerlemişti, zafere kolay ulaşacaklarını sanıyorlardı. O dönemin Başkomutan’ı Enver Paşa İngilizlerin karşısına Süleyman Askeri’yi Irak cephesine atadı. Süleyman Askeri, bölgedeki yerel güçleri toplayıp İngilizleri durdurmayı planladı ve İngiliz birliklerinin üzerine gitti. Süleyman Askeri’nin çabalarının sonuçsuz kalması ve büyük kayıplar vermesiyle Osmanlı geri çekildi. Bu yenilgiyi gururuna yediremeyen Süleyman Askeri intihar ederek yaşamına son verdi.

 

            Süleyman Askeri’den sonra Osmanlı kuvvetlerinin başına “Sakallı” Nurettin Paşa getirildi. İngiliz birliklerinin başında da General Townshand bulunuyordu. İlerleyen İngiliz birliklerine 23 Ağustos 1915’te Osmanlı kuvvetlerinin imhası ve Kut’ül Ammare’nin işgali emri verildi. 27 Eylül’de takviye kuvvetlerin gelmesiyle işgali tamamlamak için Osmanlı’nın üzerine yürüyen İngiliz birlikleri Osmanlı kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi ve 29 Eylül’de Kut’ül Ammare ele geçirildi. Geri çekilen Osmanlı birlikleri çevre illerden gelen takviye birliklerle 6. Kolorduyu oluşturuldu ve başına Alman Maraşeli Goltz atandı. Bu sırada Nurettin Paşa Müslüman bir ordunun başına ecnebi bir askerin atanmasını hoş karşılamamış sonrasında gelişen hadiselerle Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa buraya atanmıştı ve Nurettin Paşa’nın altında göreve başlamıştı. 14 Kasım’da Bağdat’ı ele geçirme harekâtı başlatan ve ilerlemeye devam eden İngiliz birliklerine Osmanlı ordusunun karşı koymasıyla buradaki birliklerinin yaklaşık üçte birini kaybetti ve Kutul Ammare’ye çekilip beklemeye başladılar. Kut’ül Ammare Kale’sinde sıkışıp kalan İngiliz birlikleri kuşatmanın kısa süreceğini, İngiliz ordusunun yardıma koşacağını ve oradan kurtulup ilerleyişlerine devam edeceklerini sanıyorlardı.

 

            Kut’ül Ammare’de sıkışıp kalan İngiliz kuvvetleri İngiltere’den yardım istiyor ve gün geçtikçe ellerinde bulunan yiyecekler tükeniyordu. 7 Ocak 1916’da Kut’ül Ammare yakınlarına varan General Alymer komutasındaki İngiliz yardım kuvvetleri kuşatmayı yarmak ve yardımı ulaştırmak için savaşıyorlardı fakat onlar da ağır kayıplar veriyordu. Bu sırada Halil Paşa, 13 Ocak 1916’da Irak komutanlığını Nurettin Paşa’dan devraldı. Yiyecekleri tükenmekte olan sıkışmış İngiliz kuvvetleri atlarını yemek durumunda kalıyorlardı, aralarında Hitli Müslümanlar da bulunuyor ve at eti yemek istemiyorlardı. Askerlerinin güçten düşmesini istemeyen General Townshand fetvalar çıkarttırıyor, böylelikle bir müddet daha açlığa önlem alıyordu.

 

            Yardım kuvvetleri her denemesinde hezimete uğratılıyor ve Kut’ül Ammare’de sıkışan askerlere yardım gönderilemiyordu. İngiltere farklı yollar arıyor ve bir ilki gerçekleştirerek havadan ikmal göndermeye çalışıyordu. Fakat havadan gönderilen ikmallerin çoğu rüzgârın etkisiyle farklı yönlere dağılıyor ve Osmanlı kuvvetlerinin eline geçiyordu. Her yolu deneyen İngilizler 26 Nisan 1916’da Türklerle anlaşmak için görüşmelere başlamak zorunda kalıyor. Halil Paşa ve General Townshand görüşmek için bir araya geliyor ve General Townshans İngiliz birliklerinin buradan çıkıp gitmesine karşılık Halil Paşa’ya 1 Milyon Sterlin rüşvet teklif ediyor, fakat Halil Paşa rüşveti kabul etmiyordu. Çıkar yol bulamayan İngilizler 29 Nisan 1916’da 13 general, 481 subay ve 13 300 er ile teslim olmak zorunda kalıyor. Bu savaşta Osmanlı kuvvetleri 250 subay ve 10 bin şehit verirken, İngiliz kuvvetleri 30 bin zayiat vererek yenik düşmüşlerdir. Halil Paşa “Orduma” başlıklı emrinde kazanılan bu zaferle askerlerini takdir ediyor ve 29 Nisan’ı “Kut Bayramı” olarak nitelendiriyor.

 

            Sonuç olarak, İngilizlerin sevinç çığlıklarıyla, sömürgeleşmiş gözlerle ilerleyen savaş, yerini İngilizlerin hezimeti üzerine ilan edilen “Kut Bayramı”na bırakmıştır. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanılan bu zafer Türkiye’nin NATO’ya girmesi ve İngilizlerin baskısıyla yasaklanmış, üstelik tarih kitaplarından çıkarılmış veya üzerinde durulmayacak kadar önemsiz bir hadiseymiş anlatılmıştır. Ecdadımızın, Çanakkale’de İngilizlere öğretmek istediği, fakat İngilizlerin idrak edemeyip bir de Kut-ül Ammare’den dinlemek istediği bir destandır Kut-ül Ammare Zaferi…

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Pazaltı, B. (2015). “Unutturulan Zafer Kut-ül Amare”. Uluslar arası İlişkiler Öğrenci Dergisi, Sayı:9.

 

Küçükvatan, M. (2013). “İngiliz Basınında Osmanlı’nın Kut’ül-Amare Zaferi”. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 13/26, ss. 55-85.

 

Üstüner, S. (2015). “Unutturulan Zafer Kut-ül Amare”. Erişim Tarihi: 25.04.2016, http://www.on5yirmi5.com/172843

 

Üzen, İ. (2008). “Türklerin Kut’ül-Amare Kuşatması Sırasında İngiliz Ordusunda Bulunan Hintli Askerlerin Tutumu (Aralık 1915 - Nisan 1916)”. Akademik Bakış, cilt: 2, Sayı: 3. Erişim Tarihi: 20.04.2016, http://atif.sobiad.com/sobiadfiles/sobiadarsiv2/TBTKK/gav/5000129859.pdf

 

Kanalhaber.com. (06.02.2016) “Kut'ül Ammare ne demek? Kut'ül Ammare savaşı ne zaman oldu?” Erişim Tarihi: 24.04.2016, http://www.kanalahaber.com/haber/yasam/kutul-ammare-ne-demek-kutul-ammare-savasi-ne-zaman-oldu-284277/

 

 

 

 

 

Etiket/anahtar kelimeler: Kut-ül Amare, İngiltere, Osmanlı, Halil Paşa, Nurettin Paşa, Çanakkale, Bağdat, Basra, Süleyman Askeri, General Alymer, General Townshand, Savaş, Irak, Hindistan, Sömürge

 

24.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

                                                      Alman faşizminin zirvesi : PEGİDA

 

Almanya'da genç nüfusun azalması bazı kesimleri harekete geçirmektedir. ABD'de yapılan bir araştırmaya göre Avrupa nüfusunun %50'sinin ve yine 2050 yılında Alman nüfusunun %10'luk diliminin müslüman olacağı belirtilmiştir. Bu durum aşırı sağcı kesimi rahatsız etmiştir. Son dönemlerde Türk genç nüfusunun artması ve mültecilerin Almanya'ya sığınmasıyla birlikte artan müslüman nüfusu Almanya'da müslümanlara olan kin ve nefreti en üst seviyeye çıkarmıştır. Son yıllarda Türk STK'lara (Sivil Toplum Kuruluşları) ve camiilere gerçekleşen saldırılar bunun göstergesidir. Alman Hükümetinin mülteci politikası aşırı sağcı kesimin tepkisine neden olmuş ve bazı ayaklanmalara sebebiyet vermiştir.

 

20 Ekim 2014 tarihinde Almanya'nın Saksonya eyaletinin başkenti Dresden şehrinde Avrupa'daki İslamlaşmaya karşı bir hareket doğmuştur. Kendilerini PEGİDA olarak tanımlayan 300 kişilik gruptan oluşan hareket bir çok kişinin desteğini de kazanmıştır. PEGİDA almancası 'Patriotische Europäer Gegen die İslamisierung des Abendlandes' baş harflerinden oluşur. Türkçesi 'Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar'dır. Günden güne destekçi sayısını arttıran PEGİDA eylemlerinin merkezi olarak Almanya Dresden şehriniseçmiştir. Dresden şehrinin eylemlerin merkezi olarak seçilmesi tesadüf değildir. 1990'lı yıllarda Doğu Almanya'nın bazı illerinde rejime yönelik protestolar gerçekleşmekteydi. ''Biz Halkız'' sloganları ile pazartesi günleri gerçekleşen bu eylemler Dresden'de de büyük ilgi görüyordu. Halk teriminin nazilerin kullandığı bir slogan olması PEGİDA'nın nazilerle ilişkisi olduğunu açıkça göstermektedir. Kurulduğu ilk gün 300 üyesi bulunan hareket her pazartesi yaptığı eylemlerle ilgi çekmiş ve 3 aylık süre içerisinde 25 bin üyeye sahip olmuştur. Bununla yetinmeyip gerek Almanya içi gerekse Avrupa'nın bazı illerinde örgütlenmiş ve örgütlenmeye devam etmektedir. PEGİDA'da lider olarak görülen Lutz Bachmann'ın geçmişi ise çok daha ilginçtir. Uyuşturucu, gasp ve hırsızlık suçlarından sabıkası olan Bachmann gösterilerde baş konuşmacı olarak yer almaktadır. Aşırı sağcıların desteğini alan PEGİDA'nın savunduğu bazı ideolojiler ise şunlardır:

 

-Suç işleyen mültecilerin sınırdışı edilmesi

 

-Mültecilerin Avrupa ülkelerine eşit şekilde dağıtılması

 

-Göçmenlerin Almanya'ya uyum sağlamalarını hızlandırmak

 

Her ne kadar İslam karşıtı bir hareket olarak görülseler de PEGİDA Yönetimi İslam'a değil Batının İslamlaşmasına karşı olduklarını sürekli olarak dile getirmektedir.

 

Alman Hükümeti ile mütemadiyen çatışma halinde olan PEGİDA, Hükümeti her fırsatta sert bir şekilde eleştirmektedir. Yapılan bazı gösterilerde polisin sert müdahalesi veya eylem izni vermemesi bunun bir örneğidir. Yapılan bir eylemde konuşan hareketin lideri Bachmann ''Merkel ihanet eden bir diktatördür ve gidecektir.'' diye konuşmuştur. Her ne kadar bazı siyasi partilerin desteğini alsa da PEGİDA Alman Hükümeti tarafından doğru bir hareket olarak kabul edilmemektedir. Almanya'da bulunan Türk STK'ları, Mülteci kampları ve camiilere yapılan saldırıların arkasında PEGİDA'nın olduğu iddaa edilmektedir. Alman Basınında mülteciler hakkında yayılan yanlış ve iftira haberler PEGİDA'ya olan sempatizanlığı da arttırmaktadır. Yine Alman Basınında yer alan bazı haberlere göre PEGİDA Hareketinin bir dernek veya siyasi partiye dönüştürüleceği belirtilmiş ve bu konu hakkında çalışmalara başlanılacağı iddia edilmiştir.


 

22.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

            Barack H. Obama 44. Dönem başkanlık seçimlerine “değişim” sloganıyla gitti ve değişim sloganına Başkan George W. Bush’un aksine dış politikada sert müdahalelerin değil ABD’nin bozulan imajını düzeltebilecek uzlaşmacı ve diplomasi ağırlıklı yumuşak güç  yolundan gideceğinin sinyallerini vermişti( www.siyasaliletisim.org, 07.03.2016 ).

 

            Başkan Bush’un takip ettiği gerilim siyasetinin Amerika dış politikasında ve Amerikan halkında çok derin izler bıraktı. Terörle mücadele adı altında başlatılan Afganistan Savaşı akabinde Irak’ı Özgürleştirme adı altında yapılan Irak Savaşı ve bunlardan somut bir sonuç alınamaması üstelik bu savaşların getirdiği mali yükün çok fazla olması Bush döneminin başarısızlıklarını açıklamaya yeterli unsurlardır. Bunların üstüne 2008 mali krizi eklenince halkın farklı bir politika arzu etmesi kaçılmaz olmuştu. Bu arzulara yanıt verebilen Obama Kasım 2008 yılında ABD’nin ilk siyahi başkanı olarak seçildi ve 20 ocak 2009’da görevi Başkan Bush’tan devraldı(Ataman vd., 2012).

 

            Obama’nın göreve başlamasıyla birlikte uygulamak istediği yumuşak güç politikası, Bush döneminde tökezleyen Türkiye-ABD ilişkileri yönünden bir umut ışığı olmuştu. Obama, ilk ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yaptı. Soğuk Savaş döneminden sonra ABD’nin “stratejik ortak”  olarak nitelendirdiği ve daha çok ilişkileri güvenlik/askeri düzeyde olan Türkiye, Obama döneminde “model ortak” olarak nitelendirilmiş ve ilişkileri bir ileri düzeye taşıma yönüne gidilmiştir. Bu da ilişkilerin daha kapsamlı olacağı görüntüsü vermiştir(akademikperspektif.com, 08.03.2016).

 

            Bush döneminde 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin onaylanmaması ve akabinde gelişen Irak’ta Türk askerinin yaşadığı vahim “çuval” olayı sonrasında ilişkilerin gerilmesi ve iki ülke arasındaki gerilimin artması Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir strateji izlediği ve izleyebileceğinin sinyallerini ilk kez vermiştir. Fakat ortaklık, model ortaklık seviyesine çıkarıldığında Türkiye’nin beklentileri artmış ve Türkiye, kendine öz siyasetiyle ve stratejisiyle eşit derecede ilişkilerin ilerlemesini istemiştir. ABD’nin İran’la yaşadığı nükleer tesis inşası krizi sonucunda BM’de daha sert yaptırımlar için Türkiye’nin “ret” oyu kullanması ABD-Türkiye ilişkilerini sarsmıştır. Bunun üzerine 2010 yılında Türkiye-İsrail arasında yaşanan ve 9 Türk’ün katledildiği Mavi Marmara saldırısı sonrasında ABD’nin bu duruma sessiz kalması ilişkileri derinden etkilemiştir. Orta Doğu’ da patlak veren Arap Baharı ve Türkiye’nin stratejik olarak önem kazanması, akabinde Türkiye’nin, NATO’nun yeni füze sistemini İran pahasına kabul etmesi ABD-Türkiye gerginliğini düşürmüştür. Arap Baharı sırasında demokrasi ve halktan yana kozunu kullanan Türkiye, Mısır ile ilişkileri tamamen koparmış. Sıra Suriye’ye geldiğinde ise Erdoğan’la yakın ilişkileri bulunan Esad, reformlar yapması yönünde ikna edilmeye çalışılmıştır fakat ikna edilemeyen Esad’la ilişkiler koparıtılarak muhalif halk tarafının desteklenmesi yönüne gidilmiştir. Erdoğan ve Obama Esad’ın gitmesi yönünde hem fikir olmalarına rağmen izledikleri stratejiler birbirinden farklıydı. Suriye konusunda ABD, Türkiye’nin önerilerini kabul etmedi. Suriye’nin Türk savaş uçağını düşürmesi ve Reyhanlı saldırısının yaşanması Suriye konusunda ABD’nin somut bir adım atmamasının bir sonucu olarak görüldü. Rusya ile ABD’nin Suriye konusunda diplomatik yollarla çözüm aramak yoluna gitmeleri ve ABD’nin Suriye politikasını Esad’ın kalmasından yana çevirmesinden sonra ABD-Türkiye ilişkileri tekrar negatife döndü. Bunun karşılığı olarak Türkiye ile Kürt yönetimi arasında Bağdat’tan habersiz olarak petrol ve doğal gaz anlaşmalarının yapılması ve Türkiye’nin, Irak’ın toprak bütünlüğünü bozan unsurun ABD’nin politikaları olduğu yönünde demeçler vermesi gerginliği iyice tırmandırdı. ABD’nin girişimleriyle İsrail, özür dilemeye ve tazminat ödemeye ikna olmuş fakat Erdoğan’ın Gazze ablukasının kaldırılması ve Gazze’yi ziyaret etme isteği, ABD’nin bunu ertelemesini istemesi İsrail-Türkiye ilişkilerini bir türlü normalleştirememiştir. Sonrasında Mısır’a yapılan darbe her zaman demokrasiden dem vuran ABD’nin bu kez darbeci Sisi’yi destekleme yönüne gitmesi Türkiye’nin NATO’da olup da ABD yapımı füzeler yerine yaptırım altında bulunan Çin şirketinden füzeler alması ilişkileri etkileyen bir başka neden olarak yerini almıştır (Kurtbağ, 2015).

 

            Türkiye’de faaliyet gösteren PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD’nin 2012 yılında Kobani’yi ele geçirmesiyle birlikte bölgede, PYD kanonlar oluşturmuştur. Türkiye’nin, PYD’nin diğer muhalif gruplar ile birlikte Esad’a karşı hareket etmesini istemesi ve PYD’nin bu çağrılara kulak asmamasının akabide de 2014 yılına IŞİD, yönünü Kobani’ye PYD üzerine çevirmiştir. IŞİD’in PYD’ye ağır kayıplar verdirmesi Türkiye’de 6-7 Ekim olaylarının patlak vermesine yol açmıştır. Giderek artan IŞİD terör örgütü ve bu terör örgütüyle karadan bir harekata sıcak bakmayan Obama kendi açısından kolay yolu seçerek, PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD’ye eğitim ve silah desteği sağlayarak İŞİD’le savaşma yoluna gitmiş olması gerilimi tırmandıran diğer etmenlerden biri olarak karşımıza çıkmıştır (www.timeturk.com,   09.03.2016).

 

            Esad’la gelinen zıtlaşmanın devamında Esad’ın Türkiye’yi tahrik edici ve Türkiye’yi savaşa davet edici söylemleri dünyaya aciz ve korkak bir devlet gibi gösterme çabaları akabinde Suriye’nin sınır tacizleri sonucunda gerilimi iyice tırmandırmıştır. Türkiye, Suriye’yi tacizlerinin devamında gereğini yapacağı konusunda uyarmış fakat Suriye tacizlerine devam etmiştir. Suriye ihlallerine ek olarak son zamanlarda artan Rus savaş uçaklarının defalarca sınır ihlali yapması, uyarılması ve uyarıları dikkate almayan Rus savaş uçağının düşürülmesi Rusya-Türkiye arasında uçak krizinin oluşmasının temellerini oluşturmuştur. ABD’nin arabuluculuk görevini üstlenmesi fakat pek sonuç alınamamasından sonra olay iki ülkenin birbirlerine ekonomik yaptırım yoluna gitmesine yol açmıştır (setav.org, 09.03.2016).

 

            Sonuç olarak Obama’nın iki dönem başkanlık yapmış olduğu bir dönemde ABD-Türkiye ilişkilerine baktığımızda inişli çıkışlı bir tablo önümüze çıkmaktadır. Başkan Bush dönemlerinde tökezleyen ABD-Türkiye ilişkileri Obama’nın başkanlık döneminde de bir iyi bir kötü olarak devam ettiği görülmektedir. Başkan Bush döneminde “stratejik ortak” olarak nitelendirilen Türkiye, Başkan Obama döneminde “model ortak” olarak nitelendirilmiş ve ilişkilerin güçleneceği sinyalleri verilmiş fakat Türkiye’nin olaylara bakış açısının ABD’den farklı olması ve ABD’den bağımsız strateji oluşturma ve uygulama isteği “model ortak” teriminin içini doldurmamış dolayısıyla ilişkilerde de zıtlaşmayı beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin Suriye politikasında önceliğini Esad’ın gitmesinden yana kullanması, ABD’nin Suriye politikasının ise değişerek önceliğinin IŞİD olması ve çözüm yolunda Türkiye’nin önerilerinin(uçuşa yasak bölge vs.) kabul edilmemesi iki ülkenin stratejilerinin çatışmasına neden olmuştur. ABD’nin Türkiye’de faaliyet gösteren PPK’nın Suriye kolu PYD ile yakın ilişkiler kurup IŞİD ile savaş noktasında PYD’yi taşeron olarak kullanması ve müdahil olamaması Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Bu kurulan ilişkinin Türkiye’yi rahatsız ettiğini dile getirmesi, ABD’nin bu rahatsızlığı gidermesi yönünde hiçbir adım atmaması üstelik ilişkilerine ve yardımlara devam etmesi gerilimi tırmandırmıştır.  ABD’nin seçime gittiği şu dönemde ABD- Türkiye ilişkileri sancılı bir şekilde devam etmektedir. Bundan sonraki süreçte ABD’de seçilecek başkanın Türkiye’ye bakış açısı ve Türkiye stratejisinin ne olacağı önemli olmaktadır. Seçilecek başkanın demeçlerinin (Sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu vs.) Türkiye’yi rahatsız edici yönde olması ABD-Türkiye ilişkilerini negatif yönde etkileyebileceği ve negatif olarak seyredebileceğinin sinyallerini vermektedir.

 

 

 

Kaynakça

 

Ataman M., Gökcan Ö., “Bush Dönemi Amerikan Dış Politikası: Bir Aşırı-Yayılmacılık Denemesi” Akademik İncelemeler Dergisi, 2012

 

Kurtbağ Ömer, “Obama Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri: Model Ortaklıktan Eksen Kaymasına İniş Çıkışlar ve Ayrışan Çıkarlar”, 2015

 

http://www.siyasaliletisim.org/index.php/haber-ve-yorum-arsivi/makale/569-barack-obama-maj-ve-abd-d-politikas22.html (Erişim: 07.03.2016)

 

http://akademikperspektif.com/2012/11/15/ilk-obama-donemi-turkiye-abd-iliskileri/ (Erişim: 08.03.2016)

 

http://www.timeturk.com/tr/2014/10/09/kobani-ve-olaylarla-ne-amaclaniyor.html (Erişim: 09.03.2016)

 

http://setav.org/tr/ucak-krizi-ve-sonrasi/yorum/33413 (Erişim: 09.03.2016)

 

 

 

Anahtar kelimler: ABD, Obama, Bush, Amerika, Türkiye, Erdoğan, Irak, İran, Suriye, Rusya, Esad, Mülteci, Stratejik Ortak, Model Ortak, PKK, PYD, Kobani, Terör, Darbe, Sisi, Mısır, Orta Doğu, IŞİD, Uçak Krizi, İsrail, Gazze, Mavi Marmara, Başkan, NATO, Çin

 

 

 

Burak KAYA

 

19.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

 

 

Uzun süredir Türk ve Dünya basınını meşgul eden ve etmeye devam edecek olan ABD başkanlık yarışı veya savaşı, hararetli ve süprizlerle dolu bir şekilde devam etmektedir. Başkanlık seçimi 8 Kasım’da yapılacak ve yeni başkan  görevine Ocak 2017 de başlayacaktır. Kuruluşundan itibaren kendine özgü yönetim sistemini sürekli olarak iyileştiren  ve onararak günümüze kadar gelmiş bir sistem ile yönetilen Amerika Birleşik Devleti haliyle kendine has kurallara sahiptir.

 

            ABD’ de süreç ülkemizdekinden biraz daha farklı ilerlemektedir. ABD’de iki ana akım parti var. Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti. Aday adayları bu partilerden yarışa başlamaktadırlar. Önce kendi parti içlerinde sonra da partiler arasında yarışı devam ettirmektedirler. Ayrıca küçük bir parantez açıp doğru bilinen bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Halk oyu başkan seçmek için değil, başkanı seçecek Seçiciler Kurulu’na üye seçmek için kullanır. İlginç değil mi? Seçim bizdeki gibi bir günde de yapılmaz. 50 eyalette Ocak ayından Haziran ortasına kadar uzun bir ön seçim süreci gerçekleştirilir. Bu süreçte en önemli dönemeç , “Süper Salı” denilen ondan fazla eyalette aynı anda yapılan ön seçimdir. Süper Salı’yı kazanan adaylara başkan adayı gözüyle bakılabilmektedir.

 

            Şimdi gelelim gidişata. Seçim sürecinde birçok isim aday oldu ancak seçmenden beklediği karşılığı bulamayan ve yarıştan çekilen isimler de yok değil. Mesela Obama neden aday olmadı diye soranlarınız vardır, cevaplayalım. Tıpkı bizde Cumhurbaşkanı’nın 3. Kez aday olamaması gibi ABD’de iki dönem başkanlık yapmış siyasetçinin 3. Kez aday olamaması kuralı var. Bu sebeple Barack Obama yarışta yok. Partilerde ise isimler şöyle: Demokrat partide Hillary Clinton ve Bernie Sanders Cumhuriyetçi Partide ise en iddialı isimler Donald Trump, Ted Cruz ve Marco Rubio oldu. Süper Salı’nın öneminden bahsetmiştim. Günün kazananı ve totalde yarışı önde götüren iki isim Hillary Clinton ve Donald Trump oldu. Hal böyle olunca başkanlık yarışının da bu iki isim arasında geçeceği tahmin edilmektedir. Özellikle otoriteleri ve uzmanları hayli şaşırtan Donald Trump, beklenmeyen bir yükseliş göstermiştir. Sebebini açıklamak güç olsa da tahminlerin başında zengin bir iş adamı kimliğinin ön plana çıkması,  buna karşılık Amerika’nın krizde ve işsizliğin gün geçtikçe artıyor olması gösterilmektedir. Ayrıca yapılan anketlerde endişeli seçmenin Trump’a umut bağladığı çok açık bir şekilde görülmektedir. İlginçtir ki belli kesimlerin aşırı nefretini ve eleştirisini kazanan Trump, tüm olanlara rağmen yaptığı aykırılıkları ve sert açıklamaları kendisine oy kazandırmaya devam etmektedir. Müslümanlar açısından ise durum biraz kritik. Müslüman düşmanı ve göçmen karşıtı bir tutum sergileyen, cahilliğiyle övünen başkan adayına bir tepki de Obama’dan geldi. Amerikaya en azından ülkelerin başkentlerini bilecek seviyede bir başkan seçilmesi gerektiğini ima etti.

 

Seçim Fetullah Gülen için de büyük öneme sahip. Türkiye’nin kendisine iade edilmesi için bürokrasi kanallarını zorladığı bir dönemde Gülen’in ırkçı Trump karşısındaki Hillary Clinton’a büyük miktarda maddi yardımda bulunması, laik kesimin eleştirilerine sebep oldu. Clinton’ın yardımı iade edip etmediği belli değil ama bu durum eski Dışişleri Bakanı’nın başını uzun süre ağrıtacağa benziyor.

 

Amerika’nın 45. başkanı kim olacak kestirmek güç ancak reklamın iyisi ya da kötüsü olmaz mantığıyla hareket eden Donald Trump’ın popüler olduğunu ifade etmeliyim. Son olarak seçimin sonucunu bilemem ama Türkiye’deki gibi seçim sonuçlarını çarpıtan ajansların Amerika’da olmayacağına eminim..

 

 

 

                                           MUHAMMET KÜÇÜKALTUN

 

                                               Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

19.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 



Geçmişten günümüze birçok antlaşma olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bunlardan bazıları gizli, bazıları ise resmi antlaşmalardır. Gizli antlaşma olarak tabir ettiğimiz antlaşmalardan bazıları zamanla gün yüzüne çıkmakta, bazıları ise gizli kalmaya devam etmektedir.
 Sykes Picot antlaşması da gizli olup zamana yenilerek açığa çıkan bir antlaşmadır. İngiltere ve Fransa arasında yapılan bu antlaşma, İngiltere Hükümetini temsilen Mark Sykes ve Fransa hükümetini temsilen Francois Georges-Picot arasında imzalanmıştır. Sömürgecilik hedefi güden Sykes ve Picot Ortadoğu üzerinde,  başta Osmanlı’yı yıkmak olmak üzere bölgede hakimiyet elde etmek için yapılan tüm planlarda baş aktörler olarak görülmektedir. Ortadoğu coğrafyası eşi benzeri olmayan zenginliklerle doludur. Bu da bu bölgede hakim olmak isteyen ülkelerin kirli oyunlarına sahne olmaktadır. Sykes Picot antlaşması 1.Dünya Savaşı sırasında 16 Mayıs 1916’da yapılmıştır. 1915 yılında Arabistan Yarımadasını ele geçiren İngiltere , Osmanlı Devletine karşı ayaklanan Mekkeli Şerif Hüseyin’i destekleyerek başta  
Filistin ve Irak toprakları olmak üzere kendisine bağımlı bir Arap sömürge devleti kurmayı amaçlamaktaydı. Fransa devleti ise böyle bir duruma karşı çıkarak İngiltere üstünde kurduğu baskıyla beraber yeni bir ortak antlaşmanın zeminini oluşturmak istedi. Rusya’nın da onayı alınarak imzalanan bu antlaşmanın maddelerine bakıldığında;
1. Öncelikle Rusya’ya Trabzon, Van, Bitlis, Erzurum ve Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı,
2. Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul, Suriye kıyıları ve Doğu Akdeniz bölgesi,
3. İngiltere’ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilmekteydi.
4. Fransa ile İngiltere’nin elde ettiği topraklarda Arap Devletleri Konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,
5. İskenderun serbest liman olacak,
6. Filistin’de kutsal yerleşim yeri olması nedeni ile bir uluslararası yönetim kurulacak.
olarak belirlenmiştir.
Bu antlaşma uzun süre gizli kalmamış ve 1917’deki Rus devriminden sonra Rusya bu antlaşmadan vazgeçmiş ve Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Lenin bu gizli olan antlaşmayı tüm dünya kamuoyuna açıklamıştır. Tüm dünyanın bunu öğrenmesi , hedeflenen ve kurulan planların önüne geçememiştir. Günümüzde bile Ortadoğu’da devam eden sorunlar bu ülkelerin düşüncelerinden vazgeçmediklerinin bir göstergesidir. Bu hayata geçmemiş gibi gözüken maddelerin uzun yıllardır bu bölgede çeşitli terör örgütleri vasıtasıyla uygulanılmaya konulmak istenmesi aslında bu planlara ve Ortadoğu’ya ne kadar önem verdiklerini göstermektedir. Günümüzde halen devam eden karışıklıklar yüz yıl öncesinden planlanmış ve uygulanmaya devam etmektedir. Ülkemizdeki karışıklıklar da bunun temeline dayanmaktadır. Maalesef Araplar üzerinde uygulanan politikanın neredeyse aynısı Türkiye üzerinde de uygulanmak istenmektedir. Ortadoğu yeraltı zenginlikleri , konumu ve değeri bakımından bütün sömürgeci ülkelerin ilgisini çekmiştir. Bu sömürgeci ülkeler 1920’li yıllardan 1940’lı yıllara kadar Arap dünyasındaki güçlerini kullanmaya devam etmiş, bu bölgede mutlak bir hakimiyet kurmak istemişlerdir. Bunun sonucunda ise sömürülen devletler arasın da olmak istemeyen Arap siyaseti,
 
günümüzde Mısır, Irak ve Suriye başta olmak üzere yönünü bu bölgeye çevirmiştir. Burada ki amaç sömürgecilerden ve sömürgeci sistemden kurtulmak isteyen milliyetçi bir yap oluşturmaktır. Önlerindeki en büyük engel ise milliyetçilik , laiklik ve İslam anlayışı arasındaki kimlik mücadelesidir. Her ne kadar gelişen bir Arap toplumu olsa da sınıf farklılıkları geçmişten günümüze halen devam etmekte ve birlik bir türlü sağlanamamaktadır. Özellikle son 40 yılda Arap dünyası toplum yapısında ki farklılıkları çözmek için ulusal bir çözüm çıkaramamış ve genel olarak bir ilerleme kaydedememiştir. Bu başarısız tutum sınırların değişmesinden başlayarak siyasi ve etnik kimliklere kadar ulaşmış ve sömürgeci devletlerin buradaki emellerine ulaşmasında etkin rol oynamıştır. Son 40 yılda Arap dünyasının nüfusu ikiye katlanmıştır. Çözülmemiş sorunlarla birlikte nüfusun bu denli artması sorunların daha da büyümesine neden olmuştur. Büyüyen nüfusla birlikte yetişen yeni nesil ekonomiden eğitim ve gelecek kaygısına dair birçok sorunla yüzleşmek ve bunları yaşamak zorunda kalmıştır. Tüm bu etkenler sonucunda 2011 yılından itibaren bu düzenle büyüyen neslin bu düzeni bozma çabaları başlamıştır. Sonuçları belli olmayan bu tutumun bölge halkı üstünde nasıl bir etki bırakacağını kestirmek zordur. Bir bakıma iyi gözüken bu başkaldırma aslında senelerce sürebilecek bir kaos ortamının ve daha büyük bir tehlikenin de habercisi olabilir.


                                                                                                          Taşkın Taşar



Kaynakça
http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I6.pdf
http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt5/cilt5sayi20_pdf/2_tarih/deniz_sadiye.pdf
http://bas-haber.com/Content/uploads/pdf-tr-17.01.2016.pdf
http://www.dunyabulteni.net/haberler/301594/odoguda-yuzyil-suren-bir-paylasim-sykes-picot-anlasmasi
http://www.turkcebilgi.com/sykes-picot_antla%C5%9Fmas%C4%B1

 

15.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

İranda kı devrimin ayak sesleri  aslında yıllar öncesinden duyulmuştur. 1941 yılından 1979’a kadar İran’ın başında Muhammet Rıza Şah Pehlevi  buluyordu. Özellikle din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak isteyen Muhammet Rıza Şah, töre kanunlarını kaldırıp yerine hükümetin koyduğu yasalara uyma, kadın hakları gibi birçok yenilikçi reformda bulunmuştur. Yapılan bu reform hareketleri ülkeyi geliştirip çağdaşlaştıran gelişmeler gibi gözükse de özellikle din üzerindeki gelişmeler ülkedeki komünist ve  dindar kesimin nefretini kazanmasında fazlasıyla etkili olmuştu. Dindar kesimden aldığı büyük tepkilere rağmen ‘kozmopolit şehir hayatı’ kavramını yaşatmaya devam etmiştir.Şah yönetiminde halkın yoksullaşması, gelir dağılımı adaletsizliği, hükümetin finansal yetersizliği,  ve Şah Pehlevi‘nin hakçı olmayan politikası bu devrimin ayak seslerini duymak için yeterliydi. 1979 yılına gelindiğinde ise ayak  sesleri  artık Şah’ın üzerindeydi ve  Şah Pehlevi  hanedanı  Ayetullah Hümeyni  önderliğinde devrildi.  Ayetullah hümeyni  İran’ın tüm yapısını değiştirerek islam devleti  haline getirmiştir.

 

İran İslam Devrimi tüm toplumun yapısını baştan sona değiştirerek 20.yüzyılın en önemli dönüm noktası haline gelmiştir. İran ve Suudi Arbistan arasında gerginlikleri İran İslam Devriminden sonra  gözle görünür bir şekle bürünmüştür.  Pehlevi monarşişi döneminde İran ve Suudi Arabista arasındaki gerginliğinliğin temel sebebi ise  Basra Körfezi’nin hakimiyeti idi. İki ülke arasındaki Basra Körfezi  hakimiyeti gerginliğin  jeopolitik boyutu idi. Körfez güvenliği için  ABD’nin  vazgeçilmez müttefiki olma konusunda rekabet içine girmişlerdi.  1979 İslam Devriminden sonra  iki ülke arasındaki gerginliğin  jeopolitik boyutuna, ideolojik  boyutuda eklenmiş oldu.

 

Ortadoğu ülkeleri, devrimle birlikte İran yönetiminden tehdit algılamaya başlamıştı.  1980 yılında Saddam Hüseyin’in liderliğinde Irak’ın, tam bir devrim karmaşı yaşayan İran’a  saldırmasıyla sekiz yıl süren Irak-İran Savaşı başlamıştı. Suudi Arabistan bu savaşta  Irak’a yani Saddam Hüseyin’e destek vermiştir. Çünkü  Suudi Arabistan İran’ın bölgedeki  Şii İslamcı Hareketlerini desteklemesinden endişe duyuyordu. Bu endişenin gerçekleşmesini istemeyen Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Oman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri birleşerek  1981 yılında Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) kurmuşlardır.  4 Şubat 1981 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da kurulan KİK’in amacı, üye ülkeler arasında bütünleşmeyi sağlamak, konseye   üye olan ülkelerin ekonomik ve siyasi güçlerini bir araya getirerek bölgesel bir güç oluşturmaktır. Körfez ülkeleri , Basra Körfezi’nde ki muhtemel bir  İran hakimiyetini kendileri için tehdit olarak görmüşlerdir. Ayrıca iki ülke arasında ki gerginlik Mekke’de Suudi güvenlik güçleri  ile Şiiler arasında çıkan olaylarda yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle daha da perçinlenmiştir .Suudi Arabistan  İran ile olan diplomatik ilişkilerini 1988-1991 yılları arasında dondurmuştur. İran-Irak Savaşı’nın 1988’de son bulması ile Ortadoğunun üç büyük gücü olan İran, Irak ve Suudi Arabistan arasındaki güç dengesi yeniden tesis edilmiştir  ve böylelikle Suudi Arabistan-İran arasındaki gerginlik yerini  yakınlaşmaya bırakmıştır. İki ülke arasında iyileşme dönemi sayılabilecek 1997 yılında, İran’da Cumhurbaşkanı seçilen Muhammet Hatemi  ılımlı davranışlar sergilemiştir. Hatemi  1999’da Suudi Arabistani ziyaret ederek ilişkelerin dahada yumuşamasında etkili olmuştur. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine Saddam Hüseyin hükümetinin düşmesi  İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin yumuşamasının önüne set çekmiştir.

 

Suudi Arabistan ve İran arasında ki son gerginliğin sebebi ise nükleer anlaşma ve Arap Baharı olarak görülmüştür. Suudi Arabistan İran’ın nükleer enerji  programını  güvensizlikle takip etmekteydi. Aslında  Suudi Arabistan’ın bu olaya karşı olan güvensiz tutumunun nedeni, İran’ın güç kazanmasından korkmasıydı.  Uluslararası sistemden dışlanıp yalnız kalan İran’ın  nükleer anlaşmadan sonra bu yanlızlıktan kurtulup güç sahibi olması bu korkunun temel sebebi olmuştu.

 

Ortadoğunun bölgesel siyasetinde birbirinden hem varoluşşal  hemde çıkarlar bakımından oldukça farklı iki büyük bölgesel gücü olan İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerginliği,  Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı tekrar alevlendirmiştir.  Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr, Suudi Arabistanda ki Şii azınlığın önde gelen liderlerindendi. Nimr kamuoyu önünde Suudi Arabistan yönetimini eleştirip, Katif bölgesinde ki kitlesel protesto hareketlerininde başında idi. Şeyh Nimr El-Nimr’in idam edilmesi İran’ın Suudi Arabistana karşı tutumunu sertleştirmesinde, aralarındaki gerginliğin artmasında en büyük sebep olmuştur. Bölgenin en önemli Şii aktörü olan İran , Suudi Arabistan’ın  İran’daki temsilciliklerine saldıralar düzenleyerek tepki vermiştir. Suudi Arabistan hükümeti ise yapılan saldıralar gerekçesi ile  İran’la tüm diplomatik ticari ilişkileri kestiğini bildirmiştir.

 

Şeyh Nimr El-Nim’in idamı İran ve Suudi Arabistan arasında aslında yeni bir gerginlik yaratmamıştır.  1400 yıldır süregelen Sünni-Şii Savaşının sesi olmuştur. Nimr’in idamının altını çizdiği asıl konu, Ortadoğu da Sünni-Şii kavgasının hala devam etmekte olduğudur.

 

21.Şub.2016 Be the first to comment! Written by

 

 

 

Türkiye, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi yeniden bir seçim vaadi olarak asgari ücret artışı tartışmalarına sahne oldu.

 

Bu seçim AK Parti’nin ilk defa Recep Tayyip Erdoğan’ın parti lideri olmadan gireceği bir seçim olacağından ve seçimlere yaklaşırken yaşanan toplumsal gelişmelerden dolayı geçmiş seçimlere nispeten daha zayıf gözükmekteydi. Aynı zamanda uluslararası ekonomik gelişmelerden dolayı Dolar TL karşısında ciddi değer kazanmış, Türkiye’nin büyüme hızı geçmişe kıyasla baskılanmış durumdaydı. Faizlerin de artması buna eklenince, borçlanma pahalılaştı. Bu da alım gücündeki artışın yavaşlamasına, özellikle ithal ürünlerin alımının zorlaşmasına sebep oldu.

 

Haziran seçimlerinde herhangi bir asgari ücret vaadinde bulunmayan AK Parti, 2015 Kasımın’da yapılan erken seçime muhalefet partilerinin belirlediği seçim gündemine eşlik ederek 1300 lira asgari ücret vaadinde bulundu. Ve 1 Ocak 2016 itibari ile gerekli yasal düzenlemeler yapıldı.

 

 

 

Türkiye’de işgücü piyasası

 

Türkiye, artan hızlı nüfusu, yaşadığı bölgesel sosyal sorunlara rağmen bulunduğu coğrafyanın en güçlü  ve büyük ekonomiye sahip ülkelerinden biridir.  Aynı zamanda, Avrupa Birliği ülkeleri ile kıyaslandığında bu ülkeler arasında en kalabalık ve genç nüfusa sahip ülkelerden biridir. Bu durum AB ülkeleri ile rekabet açısından Türkiye’yi avantajlı kılan bir potansiyel olsa da, bugün oluşturmuş olduğu sorunlar ciddi anlamda ön plana çıkmaktadır.

 

Türkiye nüfusu yaklaşık 2000 yılından beri % 13 büyüyerek ( 11 milyon kişi ) 77 milyon 695 bin kişiye ulaşmıştır[1]. Ancak Türkiye’de girişimcilik ve istihdama bu artışı kaldırabilecek seviyede artmamıştır. Bu sebepten dolayı işsizlik bir türlü ciddi şekilde azaltılamamış ve ekonominin en büyük sorunlarından olmaya devam etmiştir. 2000 yılında %6,5 olan işsizlik 2013 yılında %9,7 olarak açıklanmıştır[2]. Aynı zamanda Türkiye, OECD ülkeleri arasında işgücüne katılma yüzdesi sıralamasında oldukça alt sıralarda bulunmaktadır. İşgücüne katılabilecek 2 kişiden 1’i çeşitli sebeplerden dolayı (maaş ve alan yetersizliği) işgücü dışında kalmaktadır.

 

Türkiye’de işgücü maliyetleri istihdam yaratma süreci karşısında en büyük engel olarak durmaktadır. Artan işgücü maliyetleri, girişimcilerin yeni istihdam alanları yaratmasına da engel olmaktadır.

 

“İmalat sanayi sektörü birim işgücü maliyetindeki 2010 yılının ilk üç çeyreğinde, bir önceki yılın aynı dönemine göre değişime bakıldığında, kıyaslama yapılan 48 ülke içinde en çok artış kaydeden ülkeler arasında Türkiye’nin 4’üncü sırada yer aldığı görülmektedir. Türkiye yüzde 9,6’lık artışla pek çok ülkeyi geride bırakmıştır. Sektörün birim işgücü maliyetindeki artışlar; ortalama çalışan maliyetindeki yükselişin, işgücü üretkenliğindeki artışı geçtiği anlamına gelmektedir. Aynı zamanda artan birim işgücü maliyetleri, ülkemiz işletmelerini maliyet avantajı yönünden zayıflatarak özellikle ihracata dönük üretim yapan firmaların uluslararası rekabet gücünü olumsuz etkilemektedir.[3]”

 

Türkiye 2015 yılı son 6 aylık periyotta 1.000,54 lira net, 1.273,50 TL lira brüt asgari ücret uygulamıştır. Bu ücretin işverene maliyeti ise 1496 liradır[4].  Bu ücretler seviyesi ile Türkiye 2015 III.çeyrekte %4, I,II,III çeyrek dönem ortalaması olarak %3.4 oranında büyümüştür[5]. Türkiye’deki nüfus artışı ve mevcut potansiyel göz önüne alındığında  bu büyüme oranının %5’in altında olduğu için yetersiz olduğu yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır.

 

Buna karşın Türkiye 2016 yılında yasal düzenleme ile asgari ücreti %45 civarı arttırarak net asgari ücreti 1300,99 liraya, brüt asgari ücreti de 1697 liraya yükseltmiştir. Bu ücretin işverene maliyeti ise 1935,23 lira şeklinde gerçekleşecektir[6].

 

Destek için yapılan hamleler

 

Yeni düzenleme ile beraber devlet, işverenin yükünü azaltmak için ücretin işverene toplam maliyetinin 110,10 TL’sini hazineden karşılamayı kararlaştırmıştır[7].

 

İleride ise bu işgücü maliyetindeki bu yükselişin, üretici tarafından üretilen mal ve hizmetlere yansıtılmaması için SGK primlerinde indirim yapılması planlanmaktadır.

 

Sonuç

 

Türkiye, dış ticaret dengesinde cari açık vermekte olan bir ülkedir. Türkiye’de tüketim talebinde eksiklik yaşanmamaktadır. Özellikle ithal ürünlerin tüketiminin azaltılması yönünde politikalar uygulanırken, asgari ücretlinin gelirinin %45 artması tüketim talebini arttıracaktır. Tüketim talebinin artması enflasyonun artışına, Türk lirasının değer kaybına ve sonuç olarak alım gücündeki genel düşüşe sebep olacaktır.

 

Türkiye, bütçe açığı vermekte olan bir ülkedir. Asgari ücretin bir kısmını devletin hazineden karşılaması bütçe açığına ek darbe vuracak, bütçeye yeni gelir kaynakları oluşturulmaya çalışılacaktır. SGK 2015 performans raporuna göre 18 milyar 118 milyon 607 bin TL zarar etmiş ve bu fark hazine tarafından karşılanmıştır[10]. Aynı şekilde asgari ücretin işveren yükünün azaltılması için SGK primlerinde indirim veya oran düşürülmesi zaten zarar etmekte ve devlet tarafından kaynak ayırılmakta olan SGK bütçesine daha ağır bir yük vuracaktır.

 

Bu da dolaylı vergilerin (Petrol ürünleri, MTV, ÖTV, vb.) yükseltilmesine sebep olacaktır. Türkiye’de dolaylı vergilerin bütçe gelirlerindeki oranı %70’e dayanmış durumdadır[8]. Aynı oran OECD ülkelerinde %34 ortalama oranına sahiptir[9]. Bu oranlara göre Türkiye’de vergi dağılımında ciddi bir çarpıklık söz konusu olduğu söylenebilir. Dolaylı yoldan vergiler ile yeni gelir kaynağı yaratılmaya çalışılması vergi dağılımındaki çarpıklık ve adaletsizliğin  daha da artmasına yol açacaktır.

 

            Devlet tarafından verilen desteklerin yeterli olmaması durumunda ise mevcut işverenler işgücü maliyetlerdeki yükselişi ürettikleri mal/hizmetlere yansıtacak, bu da fiyatlar seviyesinin artmasına sebep olacaktır. Yansıtmayı yapamayan işverenler istihdama son verecek, artan maliyetler sebebi ile girişim ve istihdam azalacaktır. Bu da Türkiye’nin büyüme hızını, enflasyon oranını ve işsizlik oranını doğrudan olumsuz etkileyecektir.

 

KAYNAKÇA

 

[1] : "Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) Veri Tabanı (Tüm iller)". TÜİK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[2] : "Kurumsal olmayan sivil nüfusun yıllar ve cinsiyete göre işgücü durumu". TÜİK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[3] : "TÜRKİYE’DE İŞGÜCÜ PİYASASI SORUNLARI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ" T.C. Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Sayfa 12.

 

 

 

[4] : "ASGARİ ÜCRETİN NET HESABI VE İŞVERENE MALİYETİ 2015". ÇSGB. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[5] : "Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2015". TÜİK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[6] : "ASGARİ ÜCRETİN NET HESABI VE İŞVERENE MALİYETİ". ÇSGB. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[7] : "ASGARİ ÜCRETİN NET HESABI VE İŞVERENE MALİYETİ". ÇSGB. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[8] : "Dünya Gazetesi - http://www.dunya.com/ekonomi/ekonomi-politikalari/dolayli-vergi-yuku-yuzde-70e-dayandi-208705h.htm" Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[9] : "Dolaylı ve Dolaysız Vergilerin Türk Mali Sistemi İçerisindeki Yeri: Siyasal, Sosyal ve Ekonomik Sonuçları." TÜSİAD. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[10] : "2015 MALİ YILI BÜTÇE KARARI VE PERFORMANS PROGRAMI" SGK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

21.Şub.2016 Be the first to comment! Written by

 

Medya’ da Nefret ve Ayrımcılık Söylemi; Alman Medyası

 

Haber diyordu Stephens bir yazısında, gündelik hayatın sınırları içerisinde kendi başımıza deneyimleyebileceğimizin dışındaki dünyayla ilgili bilgilerimizin temel kaynaklarından biri, belki de en önemlisidir. Bu yüzden haberlerin toplumun en temel bilgi kaynağı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dünya’ da habercilik söz konusu olduğunda ayrımcılığın hemen her türünü hem ana akım medyada hem de daha “beklenmedik” bir biçimde sol medyada görmek mümkündür. Hatta bazen ayrımcılık konusunda daha hassas davrandığını ifade eden yayınlarda bile ayrımcı ve de nefret söylemleri yer bulabilmektedir.

 

Peki medyadaki haberlerin nefret ve ayrımcılık söylemi içerip içermediğini kolaylıkla anlayabilir miyiz?

 

Çınar, bunu özetle; bir gruba, bir grubun üyelerine yönelik ifade nefreti teşvik ediyorsa ve bu teşvikin  sözde geçerli nedeni, o gruba isnat edilen özelliklerse; bir grup, bir kimlik, bu grubun ve/veya kimliğin üyeleri, sırf bu gruba üye oldukları için aşağılanıyor, ikinci sınıf görülüyor, bir şeylerin faili sayılıyor; ya da bu grupların ya da üyelerinin aşağılanmaları,ikinci sınıf görülmeleri, haklarından mahrum edilmeleri meşru gösteriliyor ise o metin, o konuşma,o fotoğraf, o video, o illüstrasyon vs, nefret söylemi içermektedir denebilir.

 

Gelin örnekler üzerinden değerlendirme yapalım. Ve de uluslar arası medyanın ülkemiz hakkındaki haber başlıklarına bakmayı deneyelim.

 

Örnek alacağımız medyada Alman medyası!

 

Tageszeitung- Erdoğan ve Karanlık güçleri/ Bu haber metni  “Düşmanlık/ Savaş Söylemi” ile nefret söylemine verebileceğimiz örneklerden biri…

 

Bild: Gezi olaylarının yıldönümünde Erdoğan polisle halka saldırıyor! Bu haber başlığı da “Abartma/ Çarpıtma” ile nefret söylemi içermektedir…

 

Welt: Dindar bir nesil isteyen Erdoğan gençleri anlamıyor! Yine bu haber başlığı ile de “Simgeleştirme” ile ayrımcılık amaçlanmıştır…

 

Die Welt: Erdoğan tehdit etti! Bu haber başlığı ile Alman medyası “Düşman Söylemi” ile nefret söylemleri içermektedir…

 

Alman medyasından birkaç tane verdiğimiz örneklerin sayısını çoğaltabiliriz. 

 

Alman medyasında nefret söyleminin neden bu denli yaygın olabildiğine dair çok şey söylenebilir. Bunun nedeni olarak ifade edebileceğimiz, iktidarın siyasi emellerinin bir parçası olarak ayrımcı ve nefret içeren bir söylemi toplumsallaştırma çabası olabilir.

 

Almanya’ da ayrımcı ve nefret içeren söylemin çoğu zaman “resmi söylem”e paralel olarak üretilmesi, daha doğrusu çoğu zaman resmi söyleme denk düşmesi, ayrıntılı tarihsel, sosyolojik, sosyal psikolojik analizleri gerekli kılmaktadır. Devletin tek tipleştirici kimlik politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve yaygınlaşan etnik ve dini ayrımcılığın kökeninde, saldırgan bir milliyetçilik düsturu üzerine kurulmuş olan hâkim ideolojiyi bulmak mümkündür.

 


                                                                                            Hakkı Yuca-İbrahim Sait-İbrahim  Ataç-Yasin Nuri Çakır

 

21.Şub.2016 Be the first to comment! Written by

 

KÜL YIĞINLARININ HER BİRİ BİRER İNSANDI –1-

 

  Bir nesil geçmişinden habersiz bırakıldı ve kendi milletinin tarihini unutarak geleceğe yürümesi öğretildi. Ancak bizim dışımızda geçmişini unutan başka bir millet daha yoktur. Tarihini bilmeyen bir milletin geleceğe yürümesi de mümkün değildir.

 

  Türkkaya Ataöv bir konuşmasında olaylara hep ‘’ ileriye bak, geçmişini unut, kimseye kin tutma’’ felsefesi ile yaklaştığımızı söylemiştir. Peki, böyle düşünmemizin sorumlusu kimdir? Hemen Hemen her tarihi kitapta Bulgarların, Sırpların, Rumların uğradıkları kıyımlar anlatılırken Türklerin uğradığı zulümler neden anlatılmamıştır?

 

  Türklerin Balkanlarda yaşadıkları kıyımlar Türk tarihi açısından büyük bir öneme sahip olmasına rağmen, ders ve tarih kitaplarında anlatılmamıştır. Bu durumda Türklerin başına gelen ölüm, sürgün ve zulümlerin tarihsel önemini anlamamızı engellemiştir. (dunyaturkleri)

 

  Yakın tarihimizde yaşanan Balkan savaşı ve Balkanlarda yapılan soykırımlar birer faciadır ve bunlara tanıklık edenlerde bizzat Türklerdir.

 

  Balkanlarda 1821 ile 1922 yılları arasında beş milyondan fazla Müslüman Türk yaşadığı topraklardan sürgün edilmiş ve beş buçuk milyon Müslüman Türkten bazıları savaşlarda öldürülmüştür. Savaştan kaçanlar ve sığıntı durumunda kalanların çoğu ise açlıktan ve hastalıktan hayatını kaybetmiştir.

 

 Balkanların tarihini incelerken Türklere yapılan bu zulümler göz önünde bulundurulmalı ve tarih gereği gibi anlaşılmalıdır. Çünkü yapılan bu kıyımlar Türk nüfusunda ciddi kayıplara neden olmuştur.

 

  Balkanlarda yaşayan Türklerin tarihe geçen gizli ve hiç konuşulmayan ilk toplu katliamı 1821 de yaşanan Mora ayaklanmasıdır. Mora’da oturan Türk ve Arnavut nüfusu özellikle Yunan askerlerinin egemen olduğu yerlerde katliamlara uğratılmıştır. Bazı tarihçiler bu süreçte papazların isteğiyle 20 binden fazla Müslüman’ın öldürüldüğünü vurgulamışlardır.

 

  Ağustos 1821 de Monemvasia’da yayaşan Türk sakinleri uzun süren bir kuşatma sonrasında açlıkla karşı karşıya geldiler. Kendilerini öldürmeyeceklerine ve onları Anadolu’ya götüreceklerine söz verilen Kalavryta ve Kalamata’dakiler Yunanlılara teslim oldular. Ancak Yunanlar kasabayı yakıp yıktılar ve orada pek çok Türkü öldürdüler. Geriye kalanları ise bir gemiye bindirip ıssız bir adaya bıraktılar. (Hamzaoğlu;2005)

 

  Bu kıyımın şiddeti günden güne artmıştı. İsyanın başladığı 26 Marttan, Nisanın 22 sindeki Paskalya Pazarına kadar olan süreçte 15.000 bin Türk, Yunanların işkencesine ve zulmüne karşı can vermişti. Yunanlı Başpiskopos Germanos ‘’Hristiyanlara huzur, Konsoloslara saygı, Türklere ölüm’’ diye emir veriyordu. Yunanlılar ise dilden dile yaydıkları ‘’Hiçbir Türk kalmayacak / Ne Mora’da, ne dünya da’’ şarkısıyla alay edercesine insanların canlarına kıymaya devam ediyorlardı. Sonunda Mora’da yaşayan tek bir Türk bırakmamışlardır.(meltemhaber)

 

  Şimdi sorulması gereken ‘’Bu bir soykırım değildir de nedir mi?’’ yoksa ‘’Bunlar bizlere neden anlatılmadı mı?’’

 

   Türklere karşı yapılan bu soykırımlar tarihin her döneminde karşımıza çıkmaktadır. Bunlar 1877-1878 Osmanlı-Rus, 1912-1913 Balkan, 1919-1923 Kurtuluş Savaşlarıdır. Bu durumun perde arakasında ise Avrupa devletleri, Rusya ve haçlı zihniyeti yer almaktadır. Türkleri arındırma politikalarını gizli ve içten yürüten bu zihniyetler amaçlarına da ulaşmışlardır.

 

  Tarihimizde 93 Harbi olarak bildiğimiz Osmanlı-Rus Savaşının başlamasının nedenini Bulgaristan’da yaşayan Türklerin kıyımı olarak söyleyebiliriz. Bu savaşın sonunda karşımıza çıkan korkunç bilançonda ise Türklerin çeşitli sebeplerden öldüğü anlaşılmaktadır. Yapılan savaşta hayatını kaybedenlerin yanı sıra, gerekli ihtiyaçların karşılanmaması sonucunda da birçok Türk hayatını kaybetmiştir. (Aydın;2015)

 

  Ayaklanmanın elebaşlarından Benkovski’nin konuşmalarında ‘’Türklerin ele geçirilebilen her yerde öldürülmeleri’’ emrediliyordu. Bunun ardından hemen 1000 köylü katledilmiştir. Savaş sonunda ise Müslüman Türk nüfusunun %17’sine karşılık gelen 261.937 kişinin kıyımdan geçirildiği görülmektedir.

 

  Yine bu savaşa ilişkin söyleyeceğimiz bir başka sonuç ise, Türklerin Bulgaristan’dan temizlenmesi ve çoğunluğunu Slavlaşmış Bulgarların oluşturduğu yeni bir Bulgaristan’ın oluşmasıdır.

 

  Avrupa eğer böyle vahşi bir işi Türkler yapmış olsaydı, onları çok kolay lanetlerdi. Ancak bu yapılan soykırımlar diplomatik raporların varlığına rağmen gizlenmiş ve gizli yapılan planlarla soykırımların üzeri örtülmüştür. (Pehlivanoğlu; Eylül 2013)

 

Milli Şair Mehmet Akif  Ersoy;

 

“İlahi, altı yüz bin Müslüman birden boğazlandı…

 

Yanan can, yırtılan İsmet, akan seller bütün kaldı

 

Ne masum ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!

 

Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı”

 

Derken aslında soykırımın tarifini yapıyordu.(Ersoy; Safahat)

 

 

 

 

 

                   

 

KAYNAKÇA

 

1-Av. Özcan Pehlivanoğlu Güneydoğu Avrupa’da (Balkanlar) Türk İzleri 23 Eylül 2013

 

2-Mehmet Akif Ersoy, Safahat, 7. Baskı, Şubat 2012

 

3-Mithat Aydın, Balkanlarda İsyan, Yeditepe Yayıncılık, İstanbul – 2005

 

4-Yusuf Hamzaoğlu, Balkan Türklüğü 1. Cilt,  Üsküp – 2010

 

5- http://www.dunyaturkleri.org.tr/bolum.asp?goster=dos&id=95

 

6-http://www.meltemhaber.com/haber,10578