Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol

 

Tarihin kendilerine ARYAN ismini verdiği Hint- Avrupa soyunun arya kolundan gelen bir millet olan perslerin torunları şu an yanı başımızda izlemiş oldukları politikayla birilerinin başını ağrıtırken birilerinin ise tabiri caizse ekmeğine yağ sürüyor diyebiliriz.

 

   Resmi adı İran İslam Cumhuriyeti olan İran gerek bulunduğu konum itibariyle (güneybatı Asya) gerekse komşuları (Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Pakistan, Afganistan, Türkmenistan ) ve izlediği dış politika ile gündemden düşmeyen ateşli ülkelerden birisidir.

 

     İran İslam Cumhuriyeti’ne kısaca göz atmak gerekirse başkenti Tahran olan bu orta doğu ülkesi birden fazla etnik yapı ve inanışı içerisinde barındıran bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Resmi dili farsça, resmi dini ise Şii İslamiyet’tir. Siyasal sistemi ise evvelce şahlık adı verilen monarşi rejimine sahipken 1979 sonrası daha karmaşık bir hal almıştır.

 

 Ekonomik bağlamda İran uyguladığı politika ve dış konjonktür sebebiyle sıkıntılı zamanlar geçirmiş bir dönem dünyaya açıkken bazı dönemler de kapalı kutu siyaseti izlemiştir. Kapalı kutu siyaseti izlemesinin temel nedeni ise yıllar boyu uygulanmış olan ambargodan kaynaklanmaktadır. Uygulanan bu ambargolar İran’ı ister istemez hem ekonomik hem de sosyo kültürel olarak dünyaya kapalı bir ülke haline getirmiştir.

 

      Konuya bağlılık noktasında ambargo nedir?

 

İspanyolca ‘embargor’ kelimesinden türeyen ambargo durdurmak,  önlemek, tehdit etmek anlamlarına gelmektedir. Literatürde ise bir devletin aldığı siyasi, iktisadi veya askeri nedenlerle ekseriyetle ülkeler arası mal alım satım naklini yasaklayan tedbirlerdir. Bir neslin aklınaysa ambargo denilince İran gelmektedir. Gerek 1979 devrimi öncesi gerekse 79 sonrası ambargoların merkezi haline gelen İran’ın ambargo tarihine bir göz atmak gerekir.

 

İran ilk ambargosuyla 1979 devriminden önce tanışmıştır. Başbakan Muhammed Musaddık’ın (1951-1953) petrolün millileştirilmesi politikasıyla İngilizlerin İran petrolleri üzerindeki kontrolü sona erdirmeye çalışması sonucu İngiltere ambargosuyla karşılaşmıştır. ABD destekli Ajax operasyonu isimli darbeyle devrilmiş ve ambargo kalkmıştır.

 

   Devrim sonrası ilk ambargo ise ‘ rehine krizi ‘ (1980-1983) ile başlamıştır. İran’da petrol alanında faaliyet gösteren ABD şirketleri ülkeyi terk etmiştir. Bu durum devrim öncesi günde 4 milyon varil olan ihracın 1 milyon civarına düşmesine sebep olmuştur. Bu ve bunun gibi gıda, sağlık, teknoloji sanayi, askeri ve birçok alanda uygulanan ambargo yaklaşık 35 yıl devam etmiştir. Yer yer azalan ambargo dönemleri de mevcuttur. 1997 yılında Muhammed Hatemi ’nin Cumhurbaşkanı olması ile birlikte ekonomik ve siyasi reformlarla ilgili açıklamaları sebebiyle ABD,  reforma destek amaçlı ambargoları gevşetmiştir. 2000 yılında ise yine reformistlerin başta olmasıyla petrol hariç olmak kaydıyla ambargolar kaldırılmış Ahmedinejad döneminde nükleer kriz nedeniyle tekrar arttırılmıştır. Günümüzde ise yıllardır süren ambargoların kalkmasıyla dünya ekonomisinde nelerin değişeceği merak uyandırmaktadır.

 

            Ambargo kalktı. Şimdi ne olacak?

 

 Öncelikle kalkan ambargoyla uluslararası bankalarda dondurulmuş olan 100 milyar dolarlık varlık serbest kalacak. Uluslararası şirketler petrol rezervlerinde 4.lüğü taşıyan İran’a akın etmeye başladı bile. Finansal olarak da serbest kalan İran’ın küresel bankacılık sistemine hızlı bir dönüş yapacağı öngörülüyor. Bu ihtimaller dünyanın kilit noktasında bazı dengelerin değişeceğinin habercisidir.

 

   Buraya kadar İran’a uygulanan ambargoları tahlil etmeye çalıştık. Peki değişen dengelerle ambargo sonrası bizim ilişkilerimiz ne halde?

 

   Öncelikle bize yansıması olumlu gözükmektedir. Ambargo süreci İran’a olan ihracatımıza büyük darbe vurmuştur. Şimdi ise iki ülke ticaret hacmini arttırmanın peşindedir. Bu ticaret hacmini yoğunlukla doğalgaz oluşturuyor. Ambargonun kalkmasıyla İran’dan alınan doğalgaz miktarı arttırılabilir. Ancak bundan da önemlisi İran’dan alınan gazın TANAP (trans Anadolu doğalgaz boru hattı projesi) vasıtasıyla Türkiye üzerinden Avrupa ya taşınması gündemdedir. İran’ın ise böyle bir projeye katılmaktan başka pek bir şansı olduğu gözükmüyor. İlk etabı 2018 de tamamlanacak proje ile yılda 16 milyar metreküp, daha sonra 31 milyar metreküp gaz taşınması hedeflenmektedir.

 

   İran Kuzey Irak’tan Ceyhan’a petrol akışı başlamadan önce Türkiye’nin petrol ihtiyacının  % 51 ini karşılıyordu. Ambargo sonrası ithalat bu orandan %28.5 e gerilemiştir. Ekonomi bakanı ise İran’ı ambargo sonrası ticaretin arttırılacağı hedef ülke ilan etti. Enerji ticaretinin yanı sıra bankacılık, turizm, telekomünikasyon, ulaştırma konularında anlaşma sağlanıp faaliyette bulunulabilir. Dolayısıyla komşu olan iki ülke arasında ticaret hacmi arttırılmalıdır. Ülkede yaşayan ve İran nüfusunun % 40’ını Azerbaycan Türklerinin oluşturması ülkemize olan ilgiyi bir hayli üst seviyede tutmuş bununla birlikte Türk mallarına olan alakayı arttırmış bu da ticarete azımsanmayacak şekilde yansımıştır. İran’ın Türkiye’yi Avrupa’ya açılan kapı olarak görmekten başka şansı yoktur.

 

Aşağıda Türkiye ve İran arasındaki ekonomik ve ticari hacimlerin rakamsal boyutları verilmektedir.

 

İkili Ticari ve Ekonomik İlişkiler:

 

Türkiye - İran İthalat ve İhracat Rakamları (milyar ABD Doları)

 

 

2011

2012

2013

2014

2015

İhracatımız

3.59

9.92

4.19

3.88

3.67

İthalatımız

12.46

11.97

10.38

9.83

6.10

Hacim

16.05

21.89

14.57

13.71

9.77

Denge

-8.87

-2.05

-6.19

-5.95

-2.43

 

Kaynak: TÜİK

 

Başlıca ihraç ürünlerimiz: Altın, çelik profil, lif levha ve otomotiv yan sanayi ürünleri.

 

Başlıca ithalat ürünlerimiz: Petrol ve petrol ürünleri, doğalgaz.

 

Ülkemize gelen İranlı turist sayısı: 1.590.664 (2014), 1.700.385 (2015).

 

 

 

                                                                                                  

 

 

 

http://www.haberler.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi-7509601-haberi/

 

http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2015/04/turkey-iran-how-will-benefit-from-lifting.html# 

 

http://www.milliyet.com.tr/iran-la-ambargo-kalkti-konut-2181716/

 

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ran

 

anahtar kelime: İran, Türkiye, ambargo, ticaret

 

                                                                                                   oğuzhan özcal

 

 

 

 

 

Published in Türkiye Gündemi

 

            Barack H. Obama 44. Dönem başkanlık seçimlerine “değişim” sloganıyla gitti ve değişim sloganına Başkan George W. Bush’un aksine dış politikada sert müdahalelerin değil ABD’nin bozulan imajını düzeltebilecek uzlaşmacı ve diplomasi ağırlıklı yumuşak güç  yolundan gideceğinin sinyallerini vermişti( www.siyasaliletisim.org, 07.03.2016 ).

 

            Başkan Bush’un takip ettiği gerilim siyasetinin Amerika dış politikasında ve Amerikan halkında çok derin izler bıraktı. Terörle mücadele adı altında başlatılan Afganistan Savaşı akabinde Irak’ı Özgürleştirme adı altında yapılan Irak Savaşı ve bunlardan somut bir sonuç alınamaması üstelik bu savaşların getirdiği mali yükün çok fazla olması Bush döneminin başarısızlıklarını açıklamaya yeterli unsurlardır. Bunların üstüne 2008 mali krizi eklenince halkın farklı bir politika arzu etmesi kaçılmaz olmuştu. Bu arzulara yanıt verebilen Obama Kasım 2008 yılında ABD’nin ilk siyahi başkanı olarak seçildi ve 20 ocak 2009’da görevi Başkan Bush’tan devraldı(Ataman vd., 2012).

 

            Obama’nın göreve başlamasıyla birlikte uygulamak istediği yumuşak güç politikası, Bush döneminde tökezleyen Türkiye-ABD ilişkileri yönünden bir umut ışığı olmuştu. Obama, ilk ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yaptı. Soğuk Savaş döneminden sonra ABD’nin “stratejik ortak”  olarak nitelendirdiği ve daha çok ilişkileri güvenlik/askeri düzeyde olan Türkiye, Obama döneminde “model ortak” olarak nitelendirilmiş ve ilişkileri bir ileri düzeye taşıma yönüne gidilmiştir. Bu da ilişkilerin daha kapsamlı olacağı görüntüsü vermiştir(akademikperspektif.com, 08.03.2016).

 

            Bush döneminde 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin onaylanmaması ve akabinde gelişen Irak’ta Türk askerinin yaşadığı vahim “çuval” olayı sonrasında ilişkilerin gerilmesi ve iki ülke arasındaki gerilimin artması Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir strateji izlediği ve izleyebileceğinin sinyallerini ilk kez vermiştir. Fakat ortaklık, model ortaklık seviyesine çıkarıldığında Türkiye’nin beklentileri artmış ve Türkiye, kendine öz siyasetiyle ve stratejisiyle eşit derecede ilişkilerin ilerlemesini istemiştir. ABD’nin İran’la yaşadığı nükleer tesis inşası krizi sonucunda BM’de daha sert yaptırımlar için Türkiye’nin “ret” oyu kullanması ABD-Türkiye ilişkilerini sarsmıştır. Bunun üzerine 2010 yılında Türkiye-İsrail arasında yaşanan ve 9 Türk’ün katledildiği Mavi Marmara saldırısı sonrasında ABD’nin bu duruma sessiz kalması ilişkileri derinden etkilemiştir. Orta Doğu’ da patlak veren Arap Baharı ve Türkiye’nin stratejik olarak önem kazanması, akabinde Türkiye’nin, NATO’nun yeni füze sistemini İran pahasına kabul etmesi ABD-Türkiye gerginliğini düşürmüştür. Arap Baharı sırasında demokrasi ve halktan yana kozunu kullanan Türkiye, Mısır ile ilişkileri tamamen koparmış. Sıra Suriye’ye geldiğinde ise Erdoğan’la yakın ilişkileri bulunan Esad, reformlar yapması yönünde ikna edilmeye çalışılmıştır fakat ikna edilemeyen Esad’la ilişkiler koparıtılarak muhalif halk tarafının desteklenmesi yönüne gidilmiştir. Erdoğan ve Obama Esad’ın gitmesi yönünde hem fikir olmalarına rağmen izledikleri stratejiler birbirinden farklıydı. Suriye konusunda ABD, Türkiye’nin önerilerini kabul etmedi. Suriye’nin Türk savaş uçağını düşürmesi ve Reyhanlı saldırısının yaşanması Suriye konusunda ABD’nin somut bir adım atmamasının bir sonucu olarak görüldü. Rusya ile ABD’nin Suriye konusunda diplomatik yollarla çözüm aramak yoluna gitmeleri ve ABD’nin Suriye politikasını Esad’ın kalmasından yana çevirmesinden sonra ABD-Türkiye ilişkileri tekrar negatife döndü. Bunun karşılığı olarak Türkiye ile Kürt yönetimi arasında Bağdat’tan habersiz olarak petrol ve doğal gaz anlaşmalarının yapılması ve Türkiye’nin, Irak’ın toprak bütünlüğünü bozan unsurun ABD’nin politikaları olduğu yönünde demeçler vermesi gerginliği iyice tırmandırdı. ABD’nin girişimleriyle İsrail, özür dilemeye ve tazminat ödemeye ikna olmuş fakat Erdoğan’ın Gazze ablukasının kaldırılması ve Gazze’yi ziyaret etme isteği, ABD’nin bunu ertelemesini istemesi İsrail-Türkiye ilişkilerini bir türlü normalleştirememiştir. Sonrasında Mısır’a yapılan darbe her zaman demokrasiden dem vuran ABD’nin bu kez darbeci Sisi’yi destekleme yönüne gitmesi Türkiye’nin NATO’da olup da ABD yapımı füzeler yerine yaptırım altında bulunan Çin şirketinden füzeler alması ilişkileri etkileyen bir başka neden olarak yerini almıştır (Kurtbağ, 2015).

 

            Türkiye’de faaliyet gösteren PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD’nin 2012 yılında Kobani’yi ele geçirmesiyle birlikte bölgede, PYD kanonlar oluşturmuştur. Türkiye’nin, PYD’nin diğer muhalif gruplar ile birlikte Esad’a karşı hareket etmesini istemesi ve PYD’nin bu çağrılara kulak asmamasının akabide de 2014 yılına IŞİD, yönünü Kobani’ye PYD üzerine çevirmiştir. IŞİD’in PYD’ye ağır kayıplar verdirmesi Türkiye’de 6-7 Ekim olaylarının patlak vermesine yol açmıştır. Giderek artan IŞİD terör örgütü ve bu terör örgütüyle karadan bir harekata sıcak bakmayan Obama kendi açısından kolay yolu seçerek, PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD’ye eğitim ve silah desteği sağlayarak İŞİD’le savaşma yoluna gitmiş olması gerilimi tırmandıran diğer etmenlerden biri olarak karşımıza çıkmıştır (www.timeturk.com,   09.03.2016).

 

            Esad’la gelinen zıtlaşmanın devamında Esad’ın Türkiye’yi tahrik edici ve Türkiye’yi savaşa davet edici söylemleri dünyaya aciz ve korkak bir devlet gibi gösterme çabaları akabinde Suriye’nin sınır tacizleri sonucunda gerilimi iyice tırmandırmıştır. Türkiye, Suriye’yi tacizlerinin devamında gereğini yapacağı konusunda uyarmış fakat Suriye tacizlerine devam etmiştir. Suriye ihlallerine ek olarak son zamanlarda artan Rus savaş uçaklarının defalarca sınır ihlali yapması, uyarılması ve uyarıları dikkate almayan Rus savaş uçağının düşürülmesi Rusya-Türkiye arasında uçak krizinin oluşmasının temellerini oluşturmuştur. ABD’nin arabuluculuk görevini üstlenmesi fakat pek sonuç alınamamasından sonra olay iki ülkenin birbirlerine ekonomik yaptırım yoluna gitmesine yol açmıştır (setav.org, 09.03.2016).

 

            Sonuç olarak Obama’nın iki dönem başkanlık yapmış olduğu bir dönemde ABD-Türkiye ilişkilerine baktığımızda inişli çıkışlı bir tablo önümüze çıkmaktadır. Başkan Bush dönemlerinde tökezleyen ABD-Türkiye ilişkileri Obama’nın başkanlık döneminde de bir iyi bir kötü olarak devam ettiği görülmektedir. Başkan Bush döneminde “stratejik ortak” olarak nitelendirilen Türkiye, Başkan Obama döneminde “model ortak” olarak nitelendirilmiş ve ilişkilerin güçleneceği sinyalleri verilmiş fakat Türkiye’nin olaylara bakış açısının ABD’den farklı olması ve ABD’den bağımsız strateji oluşturma ve uygulama isteği “model ortak” teriminin içini doldurmamış dolayısıyla ilişkilerde de zıtlaşmayı beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin Suriye politikasında önceliğini Esad’ın gitmesinden yana kullanması, ABD’nin Suriye politikasının ise değişerek önceliğinin IŞİD olması ve çözüm yolunda Türkiye’nin önerilerinin(uçuşa yasak bölge vs.) kabul edilmemesi iki ülkenin stratejilerinin çatışmasına neden olmuştur. ABD’nin Türkiye’de faaliyet gösteren PPK’nın Suriye kolu PYD ile yakın ilişkiler kurup IŞİD ile savaş noktasında PYD’yi taşeron olarak kullanması ve müdahil olamaması Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Bu kurulan ilişkinin Türkiye’yi rahatsız ettiğini dile getirmesi, ABD’nin bu rahatsızlığı gidermesi yönünde hiçbir adım atmaması üstelik ilişkilerine ve yardımlara devam etmesi gerilimi tırmandırmıştır.  ABD’nin seçime gittiği şu dönemde ABD- Türkiye ilişkileri sancılı bir şekilde devam etmektedir. Bundan sonraki süreçte ABD’de seçilecek başkanın Türkiye’ye bakış açısı ve Türkiye stratejisinin ne olacağı önemli olmaktadır. Seçilecek başkanın demeçlerinin (Sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu vs.) Türkiye’yi rahatsız edici yönde olması ABD-Türkiye ilişkilerini negatif yönde etkileyebileceği ve negatif olarak seyredebileceğinin sinyallerini vermektedir.

 

 

 

Kaynakça

 

Ataman M., Gökcan Ö., “Bush Dönemi Amerikan Dış Politikası: Bir Aşırı-Yayılmacılık Denemesi” Akademik İncelemeler Dergisi, 2012

 

Kurtbağ Ömer, “Obama Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri: Model Ortaklıktan Eksen Kaymasına İniş Çıkışlar ve Ayrışan Çıkarlar”, 2015

 

http://www.siyasaliletisim.org/index.php/haber-ve-yorum-arsivi/makale/569-barack-obama-maj-ve-abd-d-politikas22.html (Erişim: 07.03.2016)

 

http://akademikperspektif.com/2012/11/15/ilk-obama-donemi-turkiye-abd-iliskileri/ (Erişim: 08.03.2016)

 

http://www.timeturk.com/tr/2014/10/09/kobani-ve-olaylarla-ne-amaclaniyor.html (Erişim: 09.03.2016)

 

http://setav.org/tr/ucak-krizi-ve-sonrasi/yorum/33413 (Erişim: 09.03.2016)

 

 

 

Anahtar kelimler: ABD, Obama, Bush, Amerika, Türkiye, Erdoğan, Irak, İran, Suriye, Rusya, Esad, Mülteci, Stratejik Ortak, Model Ortak, PKK, PYD, Kobani, Terör, Darbe, Sisi, Mısır, Orta Doğu, IŞİD, Uçak Krizi, İsrail, Gazze, Mavi Marmara, Başkan, NATO, Çin

 

 

 

Burak KAYA

 

Published in Burak KAYA

Herfried Münkler;

Alman siyaset uzmanı: "Türkiye'li bir AB'de bugünkü problemleri çözebilirdik."

Alman siyaset uzmanı Herfried Münkler'e göre Almanya'nın yıllardır Avrupa Birliği'ne alınmasına karşı çıktığı Türkiye eğer alınsaydı, bugün yaşanan mülteci krizini çözebilirdi.
Münkler,"Ab'nin dağılması bu yıl içerisinde gerçekleşebilir" diye konuştu.

Berlin Humboldt Üniversitesinde görev yapan Münkler sözlerine şöyle devam etti:
"Aslında Türkiye'nin AB'ye girmesini istemeliydik. Ama yapmadık ve şuanda bir problem ile karşı karşıyayız. Türkiye AB'de olsaydı bu mülteci problemini çözebilirdik. Almanya yıllarca ısrarla onların alınmalarına karşı çıktı. AB'de bulunan Yunanistan Avrupa'nın güneydoğu bölgesinde yeterli güveni sağlayamadı. Fakat Türkiye olsaydı bu durum farklı olurdu. AB böyle giderse bu yıl veya önümüzdeki yıl içerisinde dağılabilir.
Eğer bugün elinde bir tıpa tutan varsa, bu Erdoğan'dır. Ona çok para vererek tıpayı takmasını sağlamalıyız."

 

 

Published in Avrupa Basını

 

 

 

Türkiye, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi yeniden bir seçim vaadi olarak asgari ücret artışı tartışmalarına sahne oldu.

 

Bu seçim AK Parti’nin ilk defa Recep Tayyip Erdoğan’ın parti lideri olmadan gireceği bir seçim olacağından ve seçimlere yaklaşırken yaşanan toplumsal gelişmelerden dolayı geçmiş seçimlere nispeten daha zayıf gözükmekteydi. Aynı zamanda uluslararası ekonomik gelişmelerden dolayı Dolar TL karşısında ciddi değer kazanmış, Türkiye’nin büyüme hızı geçmişe kıyasla baskılanmış durumdaydı. Faizlerin de artması buna eklenince, borçlanma pahalılaştı. Bu da alım gücündeki artışın yavaşlamasına, özellikle ithal ürünlerin alımının zorlaşmasına sebep oldu.

 

Haziran seçimlerinde herhangi bir asgari ücret vaadinde bulunmayan AK Parti, 2015 Kasımın’da yapılan erken seçime muhalefet partilerinin belirlediği seçim gündemine eşlik ederek 1300 lira asgari ücret vaadinde bulundu. Ve 1 Ocak 2016 itibari ile gerekli yasal düzenlemeler yapıldı.

 

 

 

Türkiye’de işgücü piyasası

 

Türkiye, artan hızlı nüfusu, yaşadığı bölgesel sosyal sorunlara rağmen bulunduğu coğrafyanın en güçlü  ve büyük ekonomiye sahip ülkelerinden biridir.  Aynı zamanda, Avrupa Birliği ülkeleri ile kıyaslandığında bu ülkeler arasında en kalabalık ve genç nüfusa sahip ülkelerden biridir. Bu durum AB ülkeleri ile rekabet açısından Türkiye’yi avantajlı kılan bir potansiyel olsa da, bugün oluşturmuş olduğu sorunlar ciddi anlamda ön plana çıkmaktadır.

 

Türkiye nüfusu yaklaşık 2000 yılından beri % 13 büyüyerek ( 11 milyon kişi ) 77 milyon 695 bin kişiye ulaşmıştır[1]. Ancak Türkiye’de girişimcilik ve istihdama bu artışı kaldırabilecek seviyede artmamıştır. Bu sebepten dolayı işsizlik bir türlü ciddi şekilde azaltılamamış ve ekonominin en büyük sorunlarından olmaya devam etmiştir. 2000 yılında %6,5 olan işsizlik 2013 yılında %9,7 olarak açıklanmıştır[2]. Aynı zamanda Türkiye, OECD ülkeleri arasında işgücüne katılma yüzdesi sıralamasında oldukça alt sıralarda bulunmaktadır. İşgücüne katılabilecek 2 kişiden 1’i çeşitli sebeplerden dolayı (maaş ve alan yetersizliği) işgücü dışında kalmaktadır.

 

Türkiye’de işgücü maliyetleri istihdam yaratma süreci karşısında en büyük engel olarak durmaktadır. Artan işgücü maliyetleri, girişimcilerin yeni istihdam alanları yaratmasına da engel olmaktadır.

 

“İmalat sanayi sektörü birim işgücü maliyetindeki 2010 yılının ilk üç çeyreğinde, bir önceki yılın aynı dönemine göre değişime bakıldığında, kıyaslama yapılan 48 ülke içinde en çok artış kaydeden ülkeler arasında Türkiye’nin 4’üncü sırada yer aldığı görülmektedir. Türkiye yüzde 9,6’lık artışla pek çok ülkeyi geride bırakmıştır. Sektörün birim işgücü maliyetindeki artışlar; ortalama çalışan maliyetindeki yükselişin, işgücü üretkenliğindeki artışı geçtiği anlamına gelmektedir. Aynı zamanda artan birim işgücü maliyetleri, ülkemiz işletmelerini maliyet avantajı yönünden zayıflatarak özellikle ihracata dönük üretim yapan firmaların uluslararası rekabet gücünü olumsuz etkilemektedir.[3]”

 

Türkiye 2015 yılı son 6 aylık periyotta 1.000,54 lira net, 1.273,50 TL lira brüt asgari ücret uygulamıştır. Bu ücretin işverene maliyeti ise 1496 liradır[4].  Bu ücretler seviyesi ile Türkiye 2015 III.çeyrekte %4, I,II,III çeyrek dönem ortalaması olarak %3.4 oranında büyümüştür[5]. Türkiye’deki nüfus artışı ve mevcut potansiyel göz önüne alındığında  bu büyüme oranının %5’in altında olduğu için yetersiz olduğu yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır.

 

Buna karşın Türkiye 2016 yılında yasal düzenleme ile asgari ücreti %45 civarı arttırarak net asgari ücreti 1300,99 liraya, brüt asgari ücreti de 1697 liraya yükseltmiştir. Bu ücretin işverene maliyeti ise 1935,23 lira şeklinde gerçekleşecektir[6].

 

Destek için yapılan hamleler

 

Yeni düzenleme ile beraber devlet, işverenin yükünü azaltmak için ücretin işverene toplam maliyetinin 110,10 TL’sini hazineden karşılamayı kararlaştırmıştır[7].

 

İleride ise bu işgücü maliyetindeki bu yükselişin, üretici tarafından üretilen mal ve hizmetlere yansıtılmaması için SGK primlerinde indirim yapılması planlanmaktadır.

 

Sonuç

 

Türkiye, dış ticaret dengesinde cari açık vermekte olan bir ülkedir. Türkiye’de tüketim talebinde eksiklik yaşanmamaktadır. Özellikle ithal ürünlerin tüketiminin azaltılması yönünde politikalar uygulanırken, asgari ücretlinin gelirinin %45 artması tüketim talebini arttıracaktır. Tüketim talebinin artması enflasyonun artışına, Türk lirasının değer kaybına ve sonuç olarak alım gücündeki genel düşüşe sebep olacaktır.

 

Türkiye, bütçe açığı vermekte olan bir ülkedir. Asgari ücretin bir kısmını devletin hazineden karşılaması bütçe açığına ek darbe vuracak, bütçeye yeni gelir kaynakları oluşturulmaya çalışılacaktır. SGK 2015 performans raporuna göre 18 milyar 118 milyon 607 bin TL zarar etmiş ve bu fark hazine tarafından karşılanmıştır[10]. Aynı şekilde asgari ücretin işveren yükünün azaltılması için SGK primlerinde indirim veya oran düşürülmesi zaten zarar etmekte ve devlet tarafından kaynak ayırılmakta olan SGK bütçesine daha ağır bir yük vuracaktır.

 

Bu da dolaylı vergilerin (Petrol ürünleri, MTV, ÖTV, vb.) yükseltilmesine sebep olacaktır. Türkiye’de dolaylı vergilerin bütçe gelirlerindeki oranı %70’e dayanmış durumdadır[8]. Aynı oran OECD ülkelerinde %34 ortalama oranına sahiptir[9]. Bu oranlara göre Türkiye’de vergi dağılımında ciddi bir çarpıklık söz konusu olduğu söylenebilir. Dolaylı yoldan vergiler ile yeni gelir kaynağı yaratılmaya çalışılması vergi dağılımındaki çarpıklık ve adaletsizliğin  daha da artmasına yol açacaktır.

 

            Devlet tarafından verilen desteklerin yeterli olmaması durumunda ise mevcut işverenler işgücü maliyetlerdeki yükselişi ürettikleri mal/hizmetlere yansıtacak, bu da fiyatlar seviyesinin artmasına sebep olacaktır. Yansıtmayı yapamayan işverenler istihdama son verecek, artan maliyetler sebebi ile girişim ve istihdam azalacaktır. Bu da Türkiye’nin büyüme hızını, enflasyon oranını ve işsizlik oranını doğrudan olumsuz etkileyecektir.

 

KAYNAKÇA

 

[1] : "Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) Veri Tabanı (Tüm iller)". TÜİK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[2] : "Kurumsal olmayan sivil nüfusun yıllar ve cinsiyete göre işgücü durumu". TÜİK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[3] : "TÜRKİYE’DE İŞGÜCÜ PİYASASI SORUNLARI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ" T.C. Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Sayfa 12.

 

 

 

[4] : "ASGARİ ÜCRETİN NET HESABI VE İŞVERENE MALİYETİ 2015". ÇSGB. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[5] : "Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2015". TÜİK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[6] : "ASGARİ ÜCRETİN NET HESABI VE İŞVERENE MALİYETİ". ÇSGB. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[7] : "ASGARİ ÜCRETİN NET HESABI VE İŞVERENE MALİYETİ". ÇSGB. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[8] : "Dünya Gazetesi - http://www.dunya.com/ekonomi/ekonomi-politikalari/dolayli-vergi-yuku-yuzde-70e-dayandi-208705h.htm" Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[9] : "Dolaylı ve Dolaysız Vergilerin Türk Mali Sistemi İçerisindeki Yeri: Siyasal, Sosyal ve Ekonomik Sonuçları." TÜSİAD. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

 

 

[10] : "2015 MALİ YILI BÜTÇE KARARI VE PERFORMANS PROGRAMI" SGK. Erişim tarihi: 02 Ocak 2016.

 

Published in Ahmet NALBANTOĞLU