Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol

 



Geçmişten günümüze birçok antlaşma olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bunlardan bazıları gizli, bazıları ise resmi antlaşmalardır. Gizli antlaşma olarak tabir ettiğimiz antlaşmalardan bazıları zamanla gün yüzüne çıkmakta, bazıları ise gizli kalmaya devam etmektedir.
 Sykes Picot antlaşması da gizli olup zamana yenilerek açığa çıkan bir antlaşmadır. İngiltere ve Fransa arasında yapılan bu antlaşma, İngiltere Hükümetini temsilen Mark Sykes ve Fransa hükümetini temsilen Francois Georges-Picot arasında imzalanmıştır. Sömürgecilik hedefi güden Sykes ve Picot Ortadoğu üzerinde,  başta Osmanlı’yı yıkmak olmak üzere bölgede hakimiyet elde etmek için yapılan tüm planlarda baş aktörler olarak görülmektedir. Ortadoğu coğrafyası eşi benzeri olmayan zenginliklerle doludur. Bu da bu bölgede hakim olmak isteyen ülkelerin kirli oyunlarına sahne olmaktadır. Sykes Picot antlaşması 1.Dünya Savaşı sırasında 16 Mayıs 1916’da yapılmıştır. 1915 yılında Arabistan Yarımadasını ele geçiren İngiltere , Osmanlı Devletine karşı ayaklanan Mekkeli Şerif Hüseyin’i destekleyerek başta  
Filistin ve Irak toprakları olmak üzere kendisine bağımlı bir Arap sömürge devleti kurmayı amaçlamaktaydı. Fransa devleti ise böyle bir duruma karşı çıkarak İngiltere üstünde kurduğu baskıyla beraber yeni bir ortak antlaşmanın zeminini oluşturmak istedi. Rusya’nın da onayı alınarak imzalanan bu antlaşmanın maddelerine bakıldığında;
1. Öncelikle Rusya’ya Trabzon, Van, Bitlis, Erzurum ve Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı,
2. Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul, Suriye kıyıları ve Doğu Akdeniz bölgesi,
3. İngiltere’ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilmekteydi.
4. Fransa ile İngiltere’nin elde ettiği topraklarda Arap Devletleri Konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,
5. İskenderun serbest liman olacak,
6. Filistin’de kutsal yerleşim yeri olması nedeni ile bir uluslararası yönetim kurulacak.
olarak belirlenmiştir.
Bu antlaşma uzun süre gizli kalmamış ve 1917’deki Rus devriminden sonra Rusya bu antlaşmadan vazgeçmiş ve Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Lenin bu gizli olan antlaşmayı tüm dünya kamuoyuna açıklamıştır. Tüm dünyanın bunu öğrenmesi , hedeflenen ve kurulan planların önüne geçememiştir. Günümüzde bile Ortadoğu’da devam eden sorunlar bu ülkelerin düşüncelerinden vazgeçmediklerinin bir göstergesidir. Bu hayata geçmemiş gibi gözüken maddelerin uzun yıllardır bu bölgede çeşitli terör örgütleri vasıtasıyla uygulanılmaya konulmak istenmesi aslında bu planlara ve Ortadoğu’ya ne kadar önem verdiklerini göstermektedir. Günümüzde halen devam eden karışıklıklar yüz yıl öncesinden planlanmış ve uygulanmaya devam etmektedir. Ülkemizdeki karışıklıklar da bunun temeline dayanmaktadır. Maalesef Araplar üzerinde uygulanan politikanın neredeyse aynısı Türkiye üzerinde de uygulanmak istenmektedir. Ortadoğu yeraltı zenginlikleri , konumu ve değeri bakımından bütün sömürgeci ülkelerin ilgisini çekmiştir. Bu sömürgeci ülkeler 1920’li yıllardan 1940’lı yıllara kadar Arap dünyasındaki güçlerini kullanmaya devam etmiş, bu bölgede mutlak bir hakimiyet kurmak istemişlerdir. Bunun sonucunda ise sömürülen devletler arasın da olmak istemeyen Arap siyaseti,
 
günümüzde Mısır, Irak ve Suriye başta olmak üzere yönünü bu bölgeye çevirmiştir. Burada ki amaç sömürgecilerden ve sömürgeci sistemden kurtulmak isteyen milliyetçi bir yap oluşturmaktır. Önlerindeki en büyük engel ise milliyetçilik , laiklik ve İslam anlayışı arasındaki kimlik mücadelesidir. Her ne kadar gelişen bir Arap toplumu olsa da sınıf farklılıkları geçmişten günümüze halen devam etmekte ve birlik bir türlü sağlanamamaktadır. Özellikle son 40 yılda Arap dünyası toplum yapısında ki farklılıkları çözmek için ulusal bir çözüm çıkaramamış ve genel olarak bir ilerleme kaydedememiştir. Bu başarısız tutum sınırların değişmesinden başlayarak siyasi ve etnik kimliklere kadar ulaşmış ve sömürgeci devletlerin buradaki emellerine ulaşmasında etkin rol oynamıştır. Son 40 yılda Arap dünyasının nüfusu ikiye katlanmıştır. Çözülmemiş sorunlarla birlikte nüfusun bu denli artması sorunların daha da büyümesine neden olmuştur. Büyüyen nüfusla birlikte yetişen yeni nesil ekonomiden eğitim ve gelecek kaygısına dair birçok sorunla yüzleşmek ve bunları yaşamak zorunda kalmıştır. Tüm bu etkenler sonucunda 2011 yılından itibaren bu düzenle büyüyen neslin bu düzeni bozma çabaları başlamıştır. Sonuçları belli olmayan bu tutumun bölge halkı üstünde nasıl bir etki bırakacağını kestirmek zordur. Bir bakıma iyi gözüken bu başkaldırma aslında senelerce sürebilecek bir kaos ortamının ve daha büyük bir tehlikenin de habercisi olabilir.


                                                                                                          Taşkın Taşar



Kaynakça
http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I6.pdf
http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt5/cilt5sayi20_pdf/2_tarih/deniz_sadiye.pdf
http://bas-haber.com/Content/uploads/pdf-tr-17.01.2016.pdf
http://www.dunyabulteni.net/haberler/301594/odoguda-yuzyil-suren-bir-paylasim-sykes-picot-anlasmasi
http://www.turkcebilgi.com/sykes-picot_antla%C5%9Fmas%C4%B1

 

Published in Taşkın TAŞAR

 

İranda kı devrimin ayak sesleri  aslında yıllar öncesinden duyulmuştur. 1941 yılından 1979’a kadar İran’ın başında Muhammet Rıza Şah Pehlevi  buluyordu. Özellikle din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak isteyen Muhammet Rıza Şah, töre kanunlarını kaldırıp yerine hükümetin koyduğu yasalara uyma, kadın hakları gibi birçok yenilikçi reformda bulunmuştur. Yapılan bu reform hareketleri ülkeyi geliştirip çağdaşlaştıran gelişmeler gibi gözükse de özellikle din üzerindeki gelişmeler ülkedeki komünist ve  dindar kesimin nefretini kazanmasında fazlasıyla etkili olmuştu. Dindar kesimden aldığı büyük tepkilere rağmen ‘kozmopolit şehir hayatı’ kavramını yaşatmaya devam etmiştir.Şah yönetiminde halkın yoksullaşması, gelir dağılımı adaletsizliği, hükümetin finansal yetersizliği,  ve Şah Pehlevi‘nin hakçı olmayan politikası bu devrimin ayak seslerini duymak için yeterliydi. 1979 yılına gelindiğinde ise ayak  sesleri  artık Şah’ın üzerindeydi ve  Şah Pehlevi  hanedanı  Ayetullah Hümeyni  önderliğinde devrildi.  Ayetullah hümeyni  İran’ın tüm yapısını değiştirerek islam devleti  haline getirmiştir.

 

İran İslam Devrimi tüm toplumun yapısını baştan sona değiştirerek 20.yüzyılın en önemli dönüm noktası haline gelmiştir. İran ve Suudi Arbistan arasında gerginlikleri İran İslam Devriminden sonra  gözle görünür bir şekle bürünmüştür.  Pehlevi monarşişi döneminde İran ve Suudi Arabista arasındaki gerginliğinliğin temel sebebi ise  Basra Körfezi’nin hakimiyeti idi. İki ülke arasındaki Basra Körfezi  hakimiyeti gerginliğin  jeopolitik boyutu idi. Körfez güvenliği için  ABD’nin  vazgeçilmez müttefiki olma konusunda rekabet içine girmişlerdi.  1979 İslam Devriminden sonra  iki ülke arasındaki gerginliğin  jeopolitik boyutuna, ideolojik  boyutuda eklenmiş oldu.

 

Ortadoğu ülkeleri, devrimle birlikte İran yönetiminden tehdit algılamaya başlamıştı.  1980 yılında Saddam Hüseyin’in liderliğinde Irak’ın, tam bir devrim karmaşı yaşayan İran’a  saldırmasıyla sekiz yıl süren Irak-İran Savaşı başlamıştı. Suudi Arabistan bu savaşta  Irak’a yani Saddam Hüseyin’e destek vermiştir. Çünkü  Suudi Arabistan İran’ın bölgedeki  Şii İslamcı Hareketlerini desteklemesinden endişe duyuyordu. Bu endişenin gerçekleşmesini istemeyen Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Oman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri birleşerek  1981 yılında Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) kurmuşlardır.  4 Şubat 1981 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da kurulan KİK’in amacı, üye ülkeler arasında bütünleşmeyi sağlamak, konseye   üye olan ülkelerin ekonomik ve siyasi güçlerini bir araya getirerek bölgesel bir güç oluşturmaktır. Körfez ülkeleri , Basra Körfezi’nde ki muhtemel bir  İran hakimiyetini kendileri için tehdit olarak görmüşlerdir. Ayrıca iki ülke arasında ki gerginlik Mekke’de Suudi güvenlik güçleri  ile Şiiler arasında çıkan olaylarda yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle daha da perçinlenmiştir .Suudi Arabistan  İran ile olan diplomatik ilişkilerini 1988-1991 yılları arasında dondurmuştur. İran-Irak Savaşı’nın 1988’de son bulması ile Ortadoğunun üç büyük gücü olan İran, Irak ve Suudi Arabistan arasındaki güç dengesi yeniden tesis edilmiştir  ve böylelikle Suudi Arabistan-İran arasındaki gerginlik yerini  yakınlaşmaya bırakmıştır. İki ülke arasında iyileşme dönemi sayılabilecek 1997 yılında, İran’da Cumhurbaşkanı seçilen Muhammet Hatemi  ılımlı davranışlar sergilemiştir. Hatemi  1999’da Suudi Arabistani ziyaret ederek ilişkelerin dahada yumuşamasında etkili olmuştur. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine Saddam Hüseyin hükümetinin düşmesi  İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin yumuşamasının önüne set çekmiştir.

 

Suudi Arabistan ve İran arasında ki son gerginliğin sebebi ise nükleer anlaşma ve Arap Baharı olarak görülmüştür. Suudi Arabistan İran’ın nükleer enerji  programını  güvensizlikle takip etmekteydi. Aslında  Suudi Arabistan’ın bu olaya karşı olan güvensiz tutumunun nedeni, İran’ın güç kazanmasından korkmasıydı.  Uluslararası sistemden dışlanıp yalnız kalan İran’ın  nükleer anlaşmadan sonra bu yanlızlıktan kurtulup güç sahibi olması bu korkunun temel sebebi olmuştu.

 

Ortadoğunun bölgesel siyasetinde birbirinden hem varoluşşal  hemde çıkarlar bakımından oldukça farklı iki büyük bölgesel gücü olan İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerginliği,  Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı tekrar alevlendirmiştir.  Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr, Suudi Arabistanda ki Şii azınlığın önde gelen liderlerindendi. Nimr kamuoyu önünde Suudi Arabistan yönetimini eleştirip, Katif bölgesinde ki kitlesel protesto hareketlerininde başında idi. Şeyh Nimr El-Nimr’in idam edilmesi İran’ın Suudi Arabistana karşı tutumunu sertleştirmesinde, aralarındaki gerginliğin artmasında en büyük sebep olmuştur. Bölgenin en önemli Şii aktörü olan İran , Suudi Arabistan’ın  İran’daki temsilciliklerine saldıralar düzenleyerek tepki vermiştir. Suudi Arabistan hükümeti ise yapılan saldıralar gerekçesi ile  İran’la tüm diplomatik ticari ilişkileri kestiğini bildirmiştir.

 

Şeyh Nimr El-Nim’in idamı İran ve Suudi Arabistan arasında aslında yeni bir gerginlik yaratmamıştır.  1400 yıldır süregelen Sünni-Şii Savaşının sesi olmuştur. Nimr’in idamının altını çizdiği asıl konu, Ortadoğu da Sünni-Şii kavgasının hala devam etmekte olduğudur.

 

Published in Özlem YİĞİT