Yeniliklerden Haberdar Ol
Kaydol
Türkiye Gündemi
Türkiye Gündemi (4)

24.Mar.2016 Be the first to comment! Written by

 

Tarihin kendilerine ARYAN ismini verdiği Hint- Avrupa soyunun arya kolundan gelen bir millet olan perslerin torunları şu an yanı başımızda izlemiş oldukları politikayla birilerinin başını ağrıtırken birilerinin ise tabiri caizse ekmeğine yağ sürüyor diyebiliriz.

 

   Resmi adı İran İslam Cumhuriyeti olan İran gerek bulunduğu konum itibariyle (güneybatı Asya) gerekse komşuları (Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Pakistan, Afganistan, Türkmenistan ) ve izlediği dış politika ile gündemden düşmeyen ateşli ülkelerden birisidir.

 

     İran İslam Cumhuriyeti’ne kısaca göz atmak gerekirse başkenti Tahran olan bu orta doğu ülkesi birden fazla etnik yapı ve inanışı içerisinde barındıran bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Resmi dili farsça, resmi dini ise Şii İslamiyet’tir. Siyasal sistemi ise evvelce şahlık adı verilen monarşi rejimine sahipken 1979 sonrası daha karmaşık bir hal almıştır.

 

 Ekonomik bağlamda İran uyguladığı politika ve dış konjonktür sebebiyle sıkıntılı zamanlar geçirmiş bir dönem dünyaya açıkken bazı dönemler de kapalı kutu siyaseti izlemiştir. Kapalı kutu siyaseti izlemesinin temel nedeni ise yıllar boyu uygulanmış olan ambargodan kaynaklanmaktadır. Uygulanan bu ambargolar İran’ı ister istemez hem ekonomik hem de sosyo kültürel olarak dünyaya kapalı bir ülke haline getirmiştir.

 

      Konuya bağlılık noktasında ambargo nedir?

 

İspanyolca ‘embargor’ kelimesinden türeyen ambargo durdurmak,  önlemek, tehdit etmek anlamlarına gelmektedir. Literatürde ise bir devletin aldığı siyasi, iktisadi veya askeri nedenlerle ekseriyetle ülkeler arası mal alım satım naklini yasaklayan tedbirlerdir. Bir neslin aklınaysa ambargo denilince İran gelmektedir. Gerek 1979 devrimi öncesi gerekse 79 sonrası ambargoların merkezi haline gelen İran’ın ambargo tarihine bir göz atmak gerekir.

 

İran ilk ambargosuyla 1979 devriminden önce tanışmıştır. Başbakan Muhammed Musaddık’ın (1951-1953) petrolün millileştirilmesi politikasıyla İngilizlerin İran petrolleri üzerindeki kontrolü sona erdirmeye çalışması sonucu İngiltere ambargosuyla karşılaşmıştır. ABD destekli Ajax operasyonu isimli darbeyle devrilmiş ve ambargo kalkmıştır.

 

   Devrim sonrası ilk ambargo ise ‘ rehine krizi ‘ (1980-1983) ile başlamıştır. İran’da petrol alanında faaliyet gösteren ABD şirketleri ülkeyi terk etmiştir. Bu durum devrim öncesi günde 4 milyon varil olan ihracın 1 milyon civarına düşmesine sebep olmuştur. Bu ve bunun gibi gıda, sağlık, teknoloji sanayi, askeri ve birçok alanda uygulanan ambargo yaklaşık 35 yıl devam etmiştir. Yer yer azalan ambargo dönemleri de mevcuttur. 1997 yılında Muhammed Hatemi ’nin Cumhurbaşkanı olması ile birlikte ekonomik ve siyasi reformlarla ilgili açıklamaları sebebiyle ABD,  reforma destek amaçlı ambargoları gevşetmiştir. 2000 yılında ise yine reformistlerin başta olmasıyla petrol hariç olmak kaydıyla ambargolar kaldırılmış Ahmedinejad döneminde nükleer kriz nedeniyle tekrar arttırılmıştır. Günümüzde ise yıllardır süren ambargoların kalkmasıyla dünya ekonomisinde nelerin değişeceği merak uyandırmaktadır.

 

            Ambargo kalktı. Şimdi ne olacak?

 

 Öncelikle kalkan ambargoyla uluslararası bankalarda dondurulmuş olan 100 milyar dolarlık varlık serbest kalacak. Uluslararası şirketler petrol rezervlerinde 4.lüğü taşıyan İran’a akın etmeye başladı bile. Finansal olarak da serbest kalan İran’ın küresel bankacılık sistemine hızlı bir dönüş yapacağı öngörülüyor. Bu ihtimaller dünyanın kilit noktasında bazı dengelerin değişeceğinin habercisidir.

 

   Buraya kadar İran’a uygulanan ambargoları tahlil etmeye çalıştık. Peki değişen dengelerle ambargo sonrası bizim ilişkilerimiz ne halde?

 

   Öncelikle bize yansıması olumlu gözükmektedir. Ambargo süreci İran’a olan ihracatımıza büyük darbe vurmuştur. Şimdi ise iki ülke ticaret hacmini arttırmanın peşindedir. Bu ticaret hacmini yoğunlukla doğalgaz oluşturuyor. Ambargonun kalkmasıyla İran’dan alınan doğalgaz miktarı arttırılabilir. Ancak bundan da önemlisi İran’dan alınan gazın TANAP (trans Anadolu doğalgaz boru hattı projesi) vasıtasıyla Türkiye üzerinden Avrupa ya taşınması gündemdedir. İran’ın ise böyle bir projeye katılmaktan başka pek bir şansı olduğu gözükmüyor. İlk etabı 2018 de tamamlanacak proje ile yılda 16 milyar metreküp, daha sonra 31 milyar metreküp gaz taşınması hedeflenmektedir.

 

   İran Kuzey Irak’tan Ceyhan’a petrol akışı başlamadan önce Türkiye’nin petrol ihtiyacının  % 51 ini karşılıyordu. Ambargo sonrası ithalat bu orandan %28.5 e gerilemiştir. Ekonomi bakanı ise İran’ı ambargo sonrası ticaretin arttırılacağı hedef ülke ilan etti. Enerji ticaretinin yanı sıra bankacılık, turizm, telekomünikasyon, ulaştırma konularında anlaşma sağlanıp faaliyette bulunulabilir. Dolayısıyla komşu olan iki ülke arasında ticaret hacmi arttırılmalıdır. Ülkede yaşayan ve İran nüfusunun % 40’ını Azerbaycan Türklerinin oluşturması ülkemize olan ilgiyi bir hayli üst seviyede tutmuş bununla birlikte Türk mallarına olan alakayı arttırmış bu da ticarete azımsanmayacak şekilde yansımıştır. İran’ın Türkiye’yi Avrupa’ya açılan kapı olarak görmekten başka şansı yoktur.

 

Aşağıda Türkiye ve İran arasındaki ekonomik ve ticari hacimlerin rakamsal boyutları verilmektedir.

 

İkili Ticari ve Ekonomik İlişkiler:

 

Türkiye - İran İthalat ve İhracat Rakamları (milyar ABD Doları)

 

 

2011

2012

2013

2014

2015

İhracatımız

3.59

9.92

4.19

3.88

3.67

İthalatımız

12.46

11.97

10.38

9.83

6.10

Hacim

16.05

21.89

14.57

13.71

9.77

Denge

-8.87

-2.05

-6.19

-5.95

-2.43

 

Kaynak: TÜİK

 

Başlıca ihraç ürünlerimiz: Altın, çelik profil, lif levha ve otomotiv yan sanayi ürünleri.

 

Başlıca ithalat ürünlerimiz: Petrol ve petrol ürünleri, doğalgaz.

 

Ülkemize gelen İranlı turist sayısı: 1.590.664 (2014), 1.700.385 (2015).

 

 

 

                                                                                                  

 

 

 

http://www.haberler.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi-7509601-haberi/

 

http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2015/04/turkey-iran-how-will-benefit-from-lifting.html# 

 

http://www.milliyet.com.tr/iran-la-ambargo-kalkti-konut-2181716/

 

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ran

 

anahtar kelime: İran, Türkiye, ambargo, ticaret

 

                                                                                                   oğuzhan özcal

 

 

 

 

 

29.Şub.2016 Be the first to comment! Written by

 

Demokratik Birlik Partisi yani PYD, 2003 yılında Suriye’nin kuzey bölgesinde PKK’nın Suriye kolu olarak faaliyet göstermek için kurulmuştur. PYD’nin silahlı kanadı YPG’dir. Lideri Salih Müslim’dir. Her ne kadar isminde Demokrasi terimini kullansalar da halihazırda YPG birçok kuruluş ve ülke  tarafından terör örgütü kapsamına alınmıştır.(Birleşmiş Milletler, Uluslararası Af Örgütü bunlardan bazıları.) Kafanızda şekillendirmek için Türkiye örneğini vermek yanlış olmayacaktır. HDP siyasi uzantılı bir örgüt olsa bile desteği PKK’dan almaktadır.

 

YPG, özellikle 2014 yazında ortaya çıkan IŞİD’in Kobani’ye saldırması sonucu kamuoyunda popülaritesini artırmıştır. Şaşırmayın. Bir hedef var ise ve bu hedefi “5 devlet” belirliyorsa, yeni yeni terör örgütleri ve bölge savunucuları çıkmaya devam edecektir.  Peki neden bu kadar önemli YPG/PYD? Kuruluş amaçları ve bölgedeki  rolü nelerdir diye soranlarınız vardır, söyleyelim; Türkiye’nin 

 

  • Ortadoğu ile bağlantısının kesilmesini sağlamak.

  • Irak Suriye sınırında yeni bir Kürdistan devleti kurmak.

  • Lazkiye limanınıda içine alan toprak parçasına sahip olmak.

  • Bölgenin haritasını değiştirmek .

  • Sınır hattının kontrolünü sağlayıp maddi çıkarlar elde etmek. (sınır ticareti, kaçakçılık, gelen yardımlara el konulması vb.)

 

Yıllardır süren savaşlar sonucu Irak haritası yeniden şekillendi, sıra Suriyede. Ama bu sefer pastadan pay isteyenlerin çoğalması, planların değişmesine sebep oldu.  ABD, İngiltere, Rusya, İran pastanın müdavimleri. Bu bölünmeye ve yeni oluşumlara karşı temkinli olanların başında sınır komşusu olarak Türkiye ve destek birliği olarak Suudi Arabistan bulunmakta. Suudi Arabistanın rezerv tehdidi sonucu Çin’in bölgede tarafsız kaldığını şimdilik belirtelim.

 

1918 tarihli Wilson planının bir parçası olan Kürtlerin devletleşip Akdenize inme planının gerçekleşme sürecini yaşıyoruz. YPG emrindeki 57.000 asker ,Türkiyede ve dünyada destekçileri ile bu amaç için uğraşıyor. Hakimiyet alanını genişletmek ve lazkiye limanına inebilmek için önüne gelen arap ve türkmen halkları katlediyor. Dünya buna göz yumuyor. Victor Hugo’nun da söylediği gibi: “Paris’te bir adam öldürülürse bu bir cinayettir, ortadoğuda elli bin insan boğazlanırsa bu sadece bir meseledir."

 

                                                              MUHAMMET KÜÇÜKALTUN

 

19.Ara.2015 Be the first to comment! Written by

 

 

 

PKK, ilk kurulduğu yıllarda Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan vatandaşların Türk ırkından ayrı bir ırk olduğunu, Türk devleti tarafından sömürüldüğünü, dil ve kültürünün asimile edildiğini savunarak, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerini içine alacak şekilde Suriye-İran ve Irak toprakları üzerinde bağımsız bir  Kürdistan devleti kurmayı hedeflemektedir. PKK terör örgütü sözde "Kürt halkı için savaşan kahraman özgürlük savaşçıları" olduğu yalanı yoğun bir  biçimde işliyor.Fakat Kürt halkının bununla bir ilgisi yoktur . Kürt halkı ‘liderler’ (Öcalan,Barzani,Talabani) grununun elinde oyuncak olmaktadır.PKK yapmış olduğu ve yapmaya devam ettiği söylemleri  Kürt halkı adına yapmaktadır.Avrupa’ya giden örgüt üyeleri ise ünivesiteler ve sivil toplum  örgütleri aracılığıyla ‘Kürt Sorunu’nu Batıya anlatmaya çalışmıştır.Batı toplumunda  bazı insanlar ise kendi ülkesinin  gündemi dışında gelişen bu konular  hakkında eksik  ve doğru bilgiye sahip olmadığı için, bu toplum  etkisi altında kalıyor. Böylelikle istenen geniş çaplı toplumsal etki kolaylıkla oluşuyor.Oysa ki geniş kapsamlı araştırmalara gerek kalmadan  PKK'nın kesinlikle Kürt halkının temsilcisi olamadığı, tam tersine Kürtleri baskı altına  alan komünist-anarşist bir yapıyı benimsediği gözlenmektedir. Öncelikle bilinmelidir örğütün içerisinde hemde sorumlu düzeyde Suriye,Irak ve İran vatandaşı vardır.Fakat  PKK’nın topraklarının bir kısmını ele geçirmek istediği  Suriye, Irak, Türkiye, İran gibi ülkelerde yaşayan Kürt insanların bir çoğu  Müslümanlardır. Kürt halkı ise aile bağlarına önem veren,gelenek ve göreneklerine  bağlı olan insanlardır.

PKK ise tam aksine ahlakı, aileyi,dini  ve her türlü manevi değeri  reddeden  Marksist dünya görüşüne sahip bir terör örgütüdür. Şu an her ne kadar aldatıcı bir emperyalist görünüme bürünmüş olsa da, kurulduğu 27 Kasım 1978 tarihinden günümüze kadar da ideolojisinden en ufak bir sapma göstermeden gelmiştir.

1974 yılında başlayan Abdullah Öcalan’nın devrimci örgütsel geçmişi,  Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek  Öğrenim Derneği ile oluşmuştur.27 Kasım 1978’de Diyarbakırın Lice ilçesinde yapılan bir toplantıyla “Kurtuluş Bildirgesi”ni düzenler ve adını  Kürdistan işçi partisi olarak degiştirir. Böylelikle PKK’nın hareket alanı genişler ve şehir eylemlerine başlar.Marksist bir yapısı olduğundan dolayı PKK sağ organizasyonlarlada çatışmaya girmiştir.PKK ilk saldırısını ise 25 Ağustos 1984 yılında Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde gerçekleşmiştir.ilk saldırısından beri süre gelen  kurumlara ve kuruluşlara büyük zararlar vermiş ve günümüzde hala büyük zararlar vermeye  devam etmektedir.Ülkemizde yaşanan bu vahşet, bölge halkına ve yurttaşlarımıza her zaman bir külfet ve zarar olarak yansımaktadır.

Meryem YÜKSEK

 

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/210119/pkk-kurt-halklarinin-temsilcisi-degildir

http://www.gazetevahdet.com/pkknin-turkiyeye-ve-bolge-halkina-ekonomik-zararlari-30967h.htm

https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye-PKK_%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1

http://www.yalcinguran.com/2009/10/pkk-ile-kurdistan-iliskisi-uzerine/

 

 http://www.aljazeera.com.tr/dosya/pkk-nasil-kuruldu-ve-guclendi

 

 

 

19.Ara.2015 Be the first to comment! Written by

İslam dünyasında en uzun parlamenter sistem tecrübesine sahip ülkeyiz. İslam ve siyaset bir araya geldiğinde Farabi’nin görüşlerine başvurmadan başlamak büyük eksiklik olur.

 İlk islam siyaset felsefecilerinden olan Farabi’nin tercihi yarı başkanlık sistemidir. Bu düşüncesini insan vücudundan yola çıkarak anlatmıştır. İlk başkan kalptir, yönetir. İkinci başkan ise beyindir, hem yönetir hem yönetilir. Halk ise diğer uzuvlar olup yönetilenleri temsil eder.

  Parlamenter sistemi incelersek, bu sistemin  ayırıcı özelliği seçime dayalı ve temsil niteliği olan parlamentoya karşı sorumlu bir hükümetin bulunduğu yasama yürütme ilişkisinin esnek kuvvetler ayrımına dayandığı bir siyasal mekanizma olmasıdır. Ancak şu hususu göz ardı etmemek gerekir ki, parlamenter sistem sadece parlamentosu olan sistem demek değildir. Hatta ABD'de olduğu gibi bir ülkede parlamento olsa bile, her zaman parlamenter sistem yoktur.Belirtilmesi gereken önemli bir husus daha vardır ki buda; Parlamenter sistemin dünyada demokratik ülkelerde daha yaygın uygulanan bir rejim türü olmasıdır. Ancak demokratik ülkelerde çoğunlukla uygulanması, sistemin iyi olduğunu göstermez. Parlamenter sistemin doğasında hükümet istikrarsızlığı vardır. Bu tür istikrarsızlıkların yaygın olduğu ülkelerde başkanlık sistemi, başkanın halk tarafından belli bir süre için seçilmesi ve arlamentonun güvenoyuna ihtiyaç duymaması nedeniyle çekici gelmektedir.

  Başkanlık sistemine baktığımızda, ayırıcı özelliğin halk tarafından seçilen başkanın yürütme gücünü tek başına elinde bulundurması ve güçler ayırımı ilkesini de katı bir biçimde uygulaması olduğunu görmekteyiz. Öte yandan her ne kadar öz de Başkanlık sisteminden çok farklı olduğu kanaati yaygın olsa da temelde amacı yürütmeyi güçlendirmek olan ve seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ile hükümetin bulunduğu yarı başkanlık sisteminden bahsetmek gerekir. Öncüsü Fransa'dır. Asıl farkı Cumhurbaşkanı'nı halkın oylarıyla seçilmesi kriteridir.Bu durum son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Türkiye'de uygulanmıştır. Günümüzde  yarı başkanlık sisteminin 3 şartı vardır;

              Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi

              Cumhurbaşkanı’nın güçlü yetkilere sahip olması

             Yasama(TBMM)’ya karşı siyasal sorumluluğu bulunan bir hükümetin varlığıdır.

Bu üç hususunda Türkiye’de varolduğunu düşünürsek gayri resmi “Yarı Başkan”a sahibiz demek çokta yanlış olmaz. İsrail, Fransa, İngiltere, Finlandiya, Yunanistan, Moldova gibi ülkeler yarı başkanlık sisteminde sorunlar yaşamışlardır.  Cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlamaya gitmişler ve bu sorun parlamenter sisteme dönüşün yolunu açmıştır. Türkiye’de ise Özal ve Demirel’in Cumhurbaşkanını birincil olarak halkın seçmesinin daha doğru olacağının sinyallerini vermişlerdir. Ancak benim görüşüm Mevcut iktidarın şu anda uyguladığı 3 dönem kuralının bir benzerinin Yarı başkanlık veya Başkanlık içinde uygulanmasının doğru olacağı kanaatindeyim.

             Başkanlık sistemini eleştirenlerin temel dayanağı  “ kazananın her şeyi kazandığı, kaybedenin ise her şeyi kaybettiği bir sistem” diyerek bu değişim talebine olumsuz yaklaşmaktadırlar. Ayrıca Başkanlık sisteminin kuvvetler ayrılığını devre dışı bırakması da şüphe ile yaklaşılan konulardan birisi olmuştur. Bu düşüncelerin doğruluk payı vardır. Eğer başkanlık sistemine geçilirse, seçilen başkanın kesintisiz bir dönem yürütecek olması görev süresi, istikrarı ve yapmak istediklerini yapması açısından olumlu sonuç doğuracaktır. Ancak başkan gibi halk tarafından seçilen yasama organıyla başkanın fikir ayrılığına düştüğü noktalarda başkan etkisizleşecektir. İki tarafta halk eliyle seçildiği için aynı derecede meşrudur ve bu sebeple çıkmaza girilecektir. Uzlaşma kültürünün zayıf olduğu ülkelerde ve toplumlarda başkanlık sistemi büyük sorun teşkil edebilir.

             O halde  Türkiye  ne yapmalı sorusunun cevabı bence deneyimimizin olmadığı yeni sistemlere yönelmek yerine, mevcut sistemin eksikliklerini gidererek güçlü yarınlar hedefine hizmet edilmelidir.

 

Muhammet KÜÇÜKALTUN

 

KAYNAKÇA

1.      Prof. Dr. Onar Erdal( 2001/9) , Türkiye’nin başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçmesi düşünülmeli midir? Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku öğr. gör.  S. (71-103)

 

2.      Ertan Beceren, Gökhan Kalağan ( 2007/2) , Başkanlık ve yarı başkanlık sistemi; Türkiye’de uygulanabilirliği tartışmaları İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl:6 Sayı:11 Bahar s.163-181